2002 Genel Seçimleri sonrasında, seçimlerde AKP için çalışan bir arkadaşım biraz da utangaç bir tavırla, 'Doktor, bunlar en az 10 yıl başımızdalar” demişti… Altı kelimelik bu cümle aslında her şeyi anlatıyordu… Birincisi, AKP'ye...
2002
Genel Seçimleri sonrasında, seçimlerde AKP için çalışan bir arkadaşım biraz da utangaç bir tavırla, “Doktor, bunlar en az 10 yıl başımızdalar” demişti… Altı kelimelik bu cümle aslında her şeyi anlatıyordu…
Birincisi, AKP’ye “bunlar” demekteydi. Yani daha ne olduklarını bilmediği, içselleştirmediği bir partiye oy vermişti. İkincisi, güçlerini hemen anlamış, ideolojik olarak yakın bulmasa bile çıkarını kollamak, onlarla çelişmemek için destek vermek gerektiğine inanmaktaydı. Tam da böyle oldu; AKP’ye o gün oy veren halk hiç geri adım atmadı…
Oysa, dünya ölçeğinde dolaşımda olan sıcak paranın yüksek faiz verilerek getirildiği ve bir rüşvet, avanta, sadaka, tehdit olarak dağıtıldığı bolluk günlerinin bir sonu olduğunu halkımız anlayacak sanıyorduk…
Kadim Anadolu halkının, asıl amaçlarının laik Türkiye Cumhuriyeti Devletinin rejimini değiştirmek olduğunu açıkça söylemelerine rağmen, onların sorunlarını da çözüyormuş gibi davranmalarındaki ikircikliği anlayıp, desteklerini çekmelerini beklemiştik…
İktidarın şehirlerimizdeki uzantılarının, bizim oğlanların/kızların gece yastığa başını koyduklarında yaptıkları dürüst muhasebeyi gündelik politikalarına da taşıyacağını, devrilmekte olan bu trenden atlayıp vebale ortak olmayacaklarını ummuştuk…
Nasıl bir sivil toplum kuruluşu, bir meslek örgütü hakkını korumak için gerektiğinde siyasi iktidara karşı bir duruş sergileyebiliyorsa, ülkenin bir kurumu olan Türk ordusunun da kendisine yapılan bunca haksızlığa itirazı olabileceğini zannetmiştik… Yargının böylesine teslim alınacağını hiç beklememiştik…
Hadi geçtim; Avrupa halklarının sivil toplum kuruluşlarıyla, meslek örgütleriyle bir ses verip Anadolu halkının kaybedilmesine razı olmayacaklarını bekliyorduk; onlardan bile medet umuyorduk…
Ekonomi profesörleri tarihten dersler vererek uyarıyorlardı. Onlara göre, deniz bitiyordu ve geçmişteki benzerleri ancak milliyetçi duyguları şahlandırarak iktidarlarını ayakta tutabilmeyi denemişlerdi. Bunun yolu da içte ve dışta düşmanlar yaratmak, sıcak savaşa girmekten geçiyordu…
Sonradan kabusa dönüşecek bir rüya aleminde gibiydik. Köklü devlet geleneğimiz, asla kaybolmayacağını sandığımız çek balans sistemlerimiz en zor durumda devreye girer ve ülkeyi uçurumun dibinden alırdı…
Savaşı bize hep uzak gördük. Oysa hemen yanı başımızdaki Bosna’yı, şehri kaplayan bembeyaz mezar taşlarını görebilseydik; Avrupa’nın ortasında yaşanan boğazlaşmaya, yaşanan katliama tanık olabilseydik savaşın korkunçluğunu görürdük…
Gençliğimizde Alanya’ya gelen, Suriye plakalı lüks arabalara binen insanların kan gölü içinde yüzdüğünü, evlerinin birer harabeye dönüştüğünü ekranlarda izleyen birisi olarak korkmamak elde değil. İşin en trajik yönü de savaştan, hadi bilemediniz ülkedeki kaos ortamından en çok etkilenecek olan Alanya’nın siyasi iktidardaki en güçlü temsilcisinin, Çavuşoğlu’nun, savaş baltalarıyla dolaşanların arasında olması ve ne yazık ki şehrimizden hala çok büyük destek görmesidir…