İtalyanlar, ikinci bir dil olarak konuşmaya yeminli olsalar da, İngilizceyi günlük kullanımda söz aralarına sokuşturmaya bayılırlar. Son yılların gözde deyimlerinden birisi olan 'Cittaslow” da bunlardan birisi olmalı. Zaten yüzyıllardır...
İtalyanlar, ikinci bir dil olarak konuşmaya yeminli olsalar da, İngilizceyi günlük kullanımda söz aralarına sokuşturmaya bayılırlar. Son yılların gözde deyimlerinden birisi olan “Cittaslow” da bunlardan birisi olmalı. Zaten yüzyıllardır “yavaş ve sakin” yaşaya geldikleri beldelerini, değişen turizm eğilimlerine uygun olarak pazarlarken yine İngilizceye tutunmuşlar.
Slow’u bilmem ama dünyanın tüm ülkelerinin kırsalından gelenleriyle Anadolu insanın buluştuğu bu günlerdeki kaotik Alanya yaşamını, ben “Cittafast” diye adlandırıyorum. Sınırlı izin günlerini sıkıştırılmış paketlerle yoğun olarak kullanan Avrupa insanıyla, yaklaşan Ramazan ayı öncesinde en azından ayağını suya sokmaya niyetli Anadolulunun birlikteliği, şehirdeki yaşamı gerçekten hızlandırıyor, dayanılmaz hale getiriyor.
Oysa bir ara yol daha olmalıydı… Alanya gibi, çok değeri bilinmese de, antik çağa kadar uzanan bir tarihi zenginliği ve onu taşıyan eşsiz Akdeniz coğrafyasını barındıran beldeler “Cittamed” diye adlandırılabilmeliydi. İster metafor ya da mecaz, ister uydurma deyin, buradaki “med” takısını iki anlamda, hem “medium” yani orta karar(!) hem de “Mediterranean” yani Akdenizli anlamında kullanıyorum.
Her ne kadar Akdenizliliğimiz diğer ülkelerdeki Akdeniz şehirleriyle karşılaştırıldığında biraz eksik kalıyorsa da, kanımız onlarınki gibi sıcak(!) akıyor. İnsanlığın boy attığı, sonra ticaret yaptığı göç yollarına hâkim bir coğrafyada oturmak, Alanyalıyı fırsatları değerlendirme konusunda hızlı yapmış. Koskoca Roma İmparatorluğunun bile baş edemediği bir korsan beldesi olmuşuz. Sonrasında durulmuş, Ortaçağın Akdeniz ticaretini elde tutanlarla işbirliğine giderek, daha “deniz sever!” leşmişiz…
Alanya ve benzeri olan şehirler yani yavaş olma şansını çoktan yitirenler, keşke hızı(!) on iki aya yayılan bir turizm beldesi olabilselerdi. Kaçınılmaz, geri dönülmez yapılaşmanın, insani değişimin getirdiği turizm modellerinin yadsınmayacağı ama bir orta yolun bulunacağı yaşam şekli… Bırakın kültürünü, en azından capcanlı duran tarihini bir pazarlama öğesi olarak sunabilen... Konuklarına Akdeniz’e geldiklerini, gerek yapı bloğu gerek insan davranışı olarak duyumsatan…
Akdeniz’in acı hardal renkli, demir ferforjeli küçük balkonlu evlerinin benzerlerinin olduğu… Dükkân önlerindeki bez şezlonglarda siestalar yapılan… Güzel turist hanımlara kaba laflar atan değil ama zarif kurlar yapan esnafın işlettiği mekânlar… Deniz kenarındaki gezinti alanlarının kordon ya da kornij diye adlandırıldığı… Kümeleşmiş kalın gövdeli ağaç blokları yerine çamların ekildiği… Beldeye ait özel yemeklerin, tatlıların Türkçe isimlerle servis yapılıp konuklarda etki bıraktığı lezzet evleri… Denizin üstündeki atıkları sürekli temizleyen bir otorite… Önünden insan geçirtmeyen yüz katlı gezi tekneleri yerine, içinde kitap okuyarak müşteri bekleyen balıkçılar… Yakaladığı ahtapotu taşlara vurarak gösteri yapan bir yerli… Orta yaş gurubuna da seslenen eğlence yerleri… Yollarında kornalar çalınmayan, kırmızı ışıklarda geçilmeyen… Güvenli; içinde, göçmen de olsa Akdenizli olmaya çalışan insanların yaşadığı…
Yazdıktan sonra daha iyi anladım; hadi medium tamam da, Akdenizlilik zor zanaat… Öyle herkesin yiyeceği bir halt da değil!