​SON günlerde ekranlara yansıyan görüntüler, toplum olarak hepimizin suratına sert bir tokat gibi indi. 14-15 yaşındaki çocukların gözaltına alınırken sergiledikleri soğukkanlı tavırlar ve kullandıkları "yeraltı dünyası" lügatı; meselenin sadece bir asayiş sorunu olmadığını, sosyolojik bir çürümenin eşiğinde olduğumuzu kanıtlıyor.

​Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre, güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocuk sayısı son yıllarda endişe verici bir artış gösterdi.

Bu vakaların önemli bir kısmı "suça sürüklenen çocuklar" kategorisinde yer alıyor. Özellikle hırsızlık, yaralama ve uyuşturucu ticareti başlıklarında çocukların kullanımı, suç çetelerinin strateji değişikliğini gösteriyor.

Çeteler, yasaların çocuklara sağladığı "cezasızlık" veya "indirimli ceza" avantajlarını kullanarak, reşit olmayan bireyleri birer suç makinesine dönüştürüyor.

​Kolay yoldan para kazanma illüzyonu, emek vererek bir meslek sahibi olmanın önüne geçti. Sosyal medyanın pompaladığı lüks yaşam, silah ve şiddet güzellemesi; mahalle kültürünün yerini alan "gettolaşma" ile birleşince, aidiyet arayan çocuk için çete bir "yuva" haline geliyor.

​Bir şoförden psikoteknik rapor istenirken, bir çocuğun dünyasını şekillendirecek ebeveynlerden hiçbir yeterlilik aranmaması, toplumsal yapımızdaki en büyük paradokstur.

Sosyolojik açıdan bakıldığında; siz evladınızı el bebek gül bebek büyütüyor; eğitimle, ahlakla ve topluma saygıyla yetiştiriyorsunuz; ancak bu erdemlerden uzak akranı gelip ona şiddet uyguluyor.

Şiddetin olduğu, sevginin eksik kaldığı evler, mahalleler ve şehirler suç örgütleri için birer "insan kaynağı" deposudur.

​Ailelerin çocuklarının dijital dünyasından ve arkadaş çevresinden kopuk olması, ilk kırılma noktasıdır.

​Okuyan, üreten bireylerin maddi olarak zorlandığı, buna karşın illegal yollarla zenginleşenlerin "saygı" gördüğü bir düzende çocuğun tercihi karanlık tarafa kaymaktadır.

​Bu gidişatı durdurmak için sadece polisiye tedbirler yeterli değildir. Suçla mücadele, çocuk suçluya ulaşmadan önce başlamalıdır.

​Okullar sadece ders anlatılan yerler olmamalıdır. Rehberlik servisleri, "risk grubundaki" çocukları (parçalanmış aile çocukları, ekonomik zorluk çekenler) çok önceden tespit etmeli ve bu çocuklara özel rehabilitasyon programları uygulanmalıdır.

​Çeteler artık sokak köşelerinde değil; mesajlaşma uygulamalarında ve sosyal medya platformlarında örgütleniyor. Siber suçlarla mücadele birimlerinin, çocukları suça özendiren "mafya dizisi" estetiğindeki içeriklere ve gruplara karşı daha sıkı bir denetim mekanizması kurması şarttır.

​Yerel yönetimler ve devlet kanalları aracılığıyla, evlilik öncesi veya çocuk sahibi olma aşamasında "psikolojik farkındalık" eğitimleri zorunlu hale getirilmelidir.

Çocuk yetiştirmek, sadece biyolojik bir süreç değil, pedagojik bir sorumluluktur.

​Çocukların boş zamanlarını geçirebileceği spor alanları, sanat atölyeleri ve sosyal tesisler "ücretsiz ve erişilebilir" olmalıdır.

Çocuğun enerjisini akıtacağı bir saha yoksa, o enerji suç çetelerinin değirmenine su taşır.

​Sonuç olarak; sokaktaki o 15 yaşındaki çocuk, sadece kendi suçunun faili değil; ihmal edilmiş bir aile yapısının ve denetimsiz bir toplumun kurbanıdır.

Eğer bugün o "karanlık elleri" çocukların üzerinden çekemezsek, yarın kendi kurduğumuz medeniyetin altında kalacağız.

​Esen kalın...