Bir zamanlar, Suriye ihtilallarla çalkanıyordu. 2-3 ayda bir, bir albay iktidara el koyardı, daha altı ısınmadan başka bir albay baş kaldırır, iktidarı ele alırdı. Sonra, Beşar Esat'ın babası Hafız Esat iktidarı ele aldı da Suriye'de...

Bir zamanlar, Suriye ihtilallarla çalkanıyordu. 2-3 ayda bir, bir albay iktidara el koyardı, daha altı ısınmadan başka bir albay baş kaldırır, iktidarı ele alırdı. Sonra, Beşar Esat’ın babası Hafız Esat iktidarı ele aldı da Suriye’de ihtilallar dönemi bitti. Suriye’de bitti ama ülkemizde ihtilallar bir türlü sona ermedi. 1960’da başlayan alışkanlık, 1971’de hortladı. Öyle bir hortladı ki, koalisyonlar ve birbirinin ipini çekenler dönemi ile sokakta kaos başladı, 10 yıl içinde binlerce gencimiz birbirini boğazladı. 1980 Eylül’ünde öyle bir ihtilal yapıldı ki, 517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişi asıldı, 30 bin kişi işsiz kaldı, 30 bin kişi yurt dışına kaçtı, 300 kişi kusurlu bir şekilde öldürüldü, 171 kişi işkenceden öldü, 3854 öğretmen, 120 öğretim görevlisi, 47 hakim işten atıldı. Çok şükür 31 sene sonra ancak ihtilalın elebaşları hakkında yargılama süreci başladı. 28 Şubat 1997’de post modern tabir edilen 4. bir ihtilal başlatıldı. Mevcut hükümet devrildi, sanat enstitüleri asgariye indirildi ve ülkemizi ekonomik krizlere sokan koalisyonlar dönemi başladı. Ve sonunda 2002 seçimi ile yeni bir parti, AK Parti iktidar oldu ve R. Tayyip Erdoğan Türkiye’nin kaderini eline aldı. AK Parti’nin iktidar olduğu tarihten başlamak üzere, TSK’den bir grup subay ve generaller ihtilal hazırlığına başlamışlar ancak fiiliyata geçememişler. Şimdi Ergenekon ve Balyoz davaları adı altında bu süreç başlamış ve halen devam etmektedir. Artık, öyle ümit ve temenni ediliyor ki, bundan böyle ne ihtilal olsun, ne de muhtıra verilsin. Çünkü TSK de diğer kurumlar gibi siyasi otoriteye bağlı bir kuruluştur. TSK’nin her türlü araç, gereç, silah, cephane, gemi, denizaltı, uçak, helikopter, tank gibi ihtiyaçlarını bağlı oldukları hükümetler temin etmektedir. O halde, ikide bir, bir bahane ile bildiri (Muhtıra) yayınlamaları hem doğru değil, hem etik olmuyor, hem de günümüz demokratik ülkelerine karşı devletimizi küçük düşürmektedir. Nitekim, ABD tarafından yayınlanan dışişleri raporunda “Bazı hükümet üyeleri ve bürokratların yaptıkları açıklamalar yargı bağımsızlığını etkiledi” görüşü belirtilmektedir. TSK de bürokrat olduğuna göre, raporun kimleri hedef aldığını anlatmaya gerek var mı? Halen TSK’de bu alışkanlık muhtıra şeklinde tecelli etmektedir. Hatırlarsınız, TSK’miz, dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt imzasıyla yayınladığı muhtıra ile hükümete karşı tavır koyuyordu. Muhtırada “TSK yapılmakta olan tartışmaların ve olumsuz yöndeki yorumların kesin olarak karşısındadır. Gerektiğinde tavrını ve davranışlarını açık ve net bir şekilde ortaya koyacaktır… Bundan kimsenin şüphesi olmaması gerekir” denmekteydi.
Ordumuzun demokrasi karşısındaki olumsuz tavrı net ve açık bir şekilde görülmüyor mu? Bu bildiriye karşı, AK Parti hükümeti de kesin tavrını koymuş ve Başbakan şapkasını alıp gitmemişdi. Artık, böylesine muhtıra veya bildirilerin bittiğini düşünürken, Balyoz davasından sanık olan 163 muvazzaf ve emekli general ile subayların, 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nce tutukluluklarının devamına karar verilmesini bahane eden Genelkurmay Başkanlığı, 6 Nisan’da “TSK’de görevli ve emekli 163 personelin tutukluluk halinin devamını anlamakta güçlük çekilmektedir” şeklinde bir bildiri yayınlamıştır. Bu bildiriye hükümet olarak karşı bir cevap verilmediği gibi, herhangi bir kovuşturmanın yapıldığı hususunda bir bilgi de verilmemiştir. Ancak, AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in kısa bir mesajı ile kınanmıştır. CHP de Akif Hamzaçebi ile olayı doğru bulmadıkları yönünde bir açıklama yapmıştır. En doğru ve en can alıcı açıklama HAS Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş tarafından yapılmıştır. Kurtulmuş “Bu bildiri, Yargıtay’a verilmiş bir muhtıradır. Keşke böyle bir açıklama yapılmasaydı. Nasıl yorumlarsanız yorumlayın, bu yargıya müdahale olarak algılanır. Doğru olmamıştır.” Demiştir.
Evet bu bildiri siyaseten de, Anayasal açıdan da doğru olmamıştır. Anayasa’nın 138/2 maddesinde “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; tavsiye ve telkinde bulunamaz” dendiğine göre, acaba TSK bu anayasa maddesinden muaf mıdır? Biz Türk milleti olarak üstünlerin hukukunu değil, hukukun üstünlüğünü istiyoruz. Onun için iktidardan gereken ne ise yerine getirilmesini istiyoruz. HAS Parti Başkanı da bildirisinde “Bütün siyasi partiler ortak tavır almalıdır. Sessiz kalınırsa ileride başka müdahalelerin hatta ihtilalların önü açılır” diyerek yol göstermektedir. Unutulmasın ki, şimdiye kadar ihtilalı yapanlar hakkında kovuşturma yapılmadığından, her 10 yılda bir ihtilal olmuş veya muhtıra verilmiştir. Demokrasinin önündeki bu engellemeye artık son verilmelidir. Ordu bizim ordumuzdur. Ordumuzla gurur duyuyoruz ama ikide bir böylesine bildirilerin yapılmasını kesinlikle istemiyoruz. Herkes, her kurum Atatürk’ün koyduğu “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” düsturunu kafasından çıkarmasın diyor ve her siyasi partiyi göreve çağırıyoruz.