Geçmişin izi (272) Teke orada öyle durdukça bizim heyecanımız yükseliyordu. Heyecanlandıkça üşümemizin de tetiklemesiyle sık sık insan küçüğünü yapma ihtiyacı duyuyordu. Açıkta olduğumuz için fazla hareket edemiyorduk. Yan dönerek...
Geçmişin izi (272)
Teke orada öyle durdukça bizim heyecanımız yükseliyordu. Heyecanlandıkça üşümemizin de tetiklemesiyle sık sık insan küçüğünü yapma ihtiyacı duyuyordu. Açıkta olduğumuz için fazla hareket edemiyorduk. Yan dönerek yarı kirlenerek ihtiyacımızı gideriyorduk.
Öğlene kadar bekledik. Teke bizi yerimize ne kadar çiviledi bilemiyorum. Hafif sola döndük. Sakince birkaç adım aşağı inip tekrar beklemeye başladık. Orada da biraz bekledikten sonra yine sakince kayaların üzerinden kayar gibi bitki örtüsünün olduğu yere kadar indik. Onun indiği yeri dikkatle dürbünleyince on tane dişinin de orada olduğunu fark ettik. Benim attığım tüfekten bile rahatsız olmamış, ürkmemişlerdi. Yine biz oraları çok dikkatli olmasa da epeyce bir dürbünlememize rağmen bizim dürbünlere girmemişlerdi. Dişilere karışıp haremizi kuran zalım, dişilerin hepsine hükmediyor, onların buyruğundan çıktığını fark edince böğürtü sesleriyle karışık ön ayaklarıyla yeri döverek onları tekrar buyruğu altına almaya çalışıyordu. Onları da oradan koparıp yavaş yavaş aşağı daha sık ormanlık alana inmeye başladılar. Bizde Süleyman ile torbalarımızı orada bırakıp onlarla kesişecek şekilde sağ yanımıza yürüdük. Hareket etmeden önce aman dikkat diyerek birbirimizi ikaz etmeyi hiç unutmadık. Ben Süleyman’a göre otuz kırk metre inginden hareket ederken Süleyman’ın tırmandığı yüksekçe bir kayadan bana dönerek dur işareti yaptığını fark ettim. Durduğum yerde bekleyip Süleyman’ın nişan durumunu da aldığını algılamakta gecikmedim. Süleyman’ın tüfeğinden çıkan tık sesiyle önümüzdeki ormanlık alanlarda yuvarlanan kayaların sesi birbirine karıştı. Süleyman’ın tüfeği patlamamıştı ve mekanik sesi alan hayvanlar anında kaybolmuşlardı.
Hayli bir zamanı taşın başında geçiren Süleyman önümde yirmi beş metre ya vardı, ya yoktu diyip ağlıyordu. Süleyman’ın ağlamasına rağmen ben fazla üzülmemiştim. Zaten yapacak bir şeyde yoktu. Boşver dedim, Süleyman üzülme. Nasipse gelir Hint’ten Yemen’den, nasip olmayınca ne gelir elden.
Birisi bana bir tarak 7,9 mermi getirmişti. Onları Süleyman’a vermiştim. Süleyman’ın tüfeğinin kasasındaki mermiler onlardı. Karşı bir taşa nişan alıp beşini de denedim. Hepsi kalptı, kördü. Hiçbiri patlamadı. Herhalde üst üste askeri darbelerden korkan insanlar bu mermileri toprağa gömmüşlerdi.
Beşini de orada bıraktık. Av torbalarımızın yanına geldiğimizde vakit öğleydi. Başka zaman olsa bir ciğer kebabı yapardık ama şimdi canımız bir şey istemiyordu. Ağzımızın içi de zehir gibiydi. Ufak tefek bir şeyler yedik. Süleyman, Baba dedi sen yorulma. Şuradan kehten kehten yürü. Önüne bir katır yolu gelecek. Yolla kesiştiğin yerde beni bekle. Ben senin tekeyi yüklenip geleyim. Rastgele diyerek ayrıldık.
DEVAM EDECEK