29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'ndaki coşku aslında 10 Kasım anması için ipucu vermişti. Ama halkın Ata'sına bu denli bağlılığının en geniş anlamda belirtilmesi ilk kez görülüyordu. Gerçekten de, yurt düzeyinde yaşam saat 9'u...

29

Ekim Cumhuriyet Bayramı’ndaki coşku aslında 10 Kasım anması için ipucu vermişti. Ama halkın Ata’sına bu denli bağlılığının en geniş anlamda belirtilmesi ilk kez görülüyordu. Gerçekten de, yurt düzeyinde yaşam saat 9'u 5 geçe neredeyse durmuştu.
Ölümünün üstünden 78 yıl geçen bir insana duyulan özlem, ona gösterilen saygı inanılmazdı. İlginç olan ise, sıradanlaşan resmi törenlerin aksine halkın zorlamaksızın, kendince seçtiği içtenlikli katılımdı.
“Vatanım Sensin” dizisindeki milyonların boğazını düğümleyen, onları hıçkırıklara boğan “Mustafa’m, hiç değişmemişsin” repliği izlenme rekorları kırdı. Sosyal medyadaki fotoğraf paylaşımları tavan yaptı. Tabii bu beklenmedik ilgi soruları da beraberinde getirdi…
Arabasından inerek saygı duruşunda bulunan vatandaş ile koluna Atatürk’ün adını kazıyan türbanlı kızı birleştiren ortak nokta neydi? Atatürk bir “kurtarıcı” olarak mı değerlendiriliyordu, yoksa moda gereği bir kullanımda mıydı? İyi de, O’nun Türkiye Cumhuriyeti'ne armağanı olan kazanımlarını yok etmeye kararlı olanların O’na ilgisine ne demeliydi?
Bir gelecek projesi oluşturmak, toplumu bir arada tutmak için siyasal İslam’ın yeterince işe yaramadığını görenler de mi Atatürk’e sahip çıkıyordu? Demokrasi, laiklik gibi değer taşıyan kavramları yeniden tanımlamak isteyenler, Atatürk’e karşı değilmiş gibi davranıp, O’nun aracılığıyla mı amaçlarına ulaşmak istiyordu?
Diğer yandan, yönünü kaybetmiş; duygu, ülkü, çıkar birliği olmayan bir ülkenin; çaresizlik, umutsuzluk içindeki halkı O’nun üstünden mi liderlik arayışındaydı? Liderlerini olumlu ya da olumsuz her halde ülküleştiren Doğu toplum geleneğine uygunluğundan mı, Atatürk bir seçenek olarak hâlâ böylesine güçlüydü?
Eğer bir kurtarıcılar savaşına doğru gidilmekteyse, televizyona sürekli çıkarak hipnoz gücü oluşturduğu, böylece doğru ya da yanlışlığının tartışılmayacağı liderlerin karşısına Atatürk mü çıkartılıyordu? O kibar, şirin, yakışıklı, kararlı, düşünceli duruşuyla…
Gücün tek elde toplanmasının ülke çıkarları açısından vazgeçilmez görülmesinin bir demokrasi nişanesi sayıldığı, parlamento ötesi bir siyasetin hakim kılınmaya çalışıldığı günümüzde Atatürk böyle mi önderlik etmeliydi?
Yılgın, yorgun muhaliflerin enerjisi siyasete dönüştürülemedikçe, yalnızca özel günlerde dile getirilen Atatürk sevgisi, özlemi tek başlarına birer anlam ifade eder miydi? Yıkımı engelleyememenin verdiği çaresizliğe bir çözüm olarak gösterilmek yeterli miydi?
Olağanüstü durumlarda seçenek yaratmak, akılcı politikalar etrafında, siyaset içinde birleşmek varken, slogan düzeyinde kalmak ne denli yararlı olacaktı?
Zor zamanların dayanışmayla atlatılabileceğine ve bu birlikteliğin Atatürk’te vücut bulacağına inananların sayısı gittikçe artıyor. Evet, dizide de izlediğimiz gibi Mustafa ve fikirleri hiç değişmedi, taptaze duruyor. Ama yılda birkaç kez kederden boğazımız tıkanacağına, onun kazanımlarının alt üst edilişine duyarsız kalmamaya ne dersiniz? Şöyle bir etrafınıza bakmaya?