İnsan zaman zaman belli bir romantizmle, anıların nostaljik hoşluğuna yelken açıp geçmişe öykünmeye başlar. Geçmişin tüm olumsuzluklarına körleşerek, en küçük bir ayrıntıya yoğunlaşıp, 'Ah nerede o günler?” dediğimiz birçok...

İnsan zaman zaman belli bir romantizmle, anıların nostaljik hoşluğuna yelken açıp geçmişe öykünmeye başlar.
Geçmişin tüm olumsuzluklarına körleşerek, en küçük bir ayrıntıya yoğunlaşıp, “Ah nerede o günler?” dediğimiz birçok anı vardır belleklerimizde.
Çocukluğumuzda, doğru dürüst giyecek ayakkabımız bile olmadığından, karda, yağmurda, çamurda eski yamalı giysilerimizle üşümekten nasıl titrediğimizi övüne övüne anlatır dururuz.
Okul ve askerlik anılarımız anlatmakla bitmez.
Okuldaki yaramazlıklarımızı, okulu kırmalarımızı, tembelliklerimizi, öğretmenlerle olan ilişkilerimizi, ilkokul, ortaokul hatta lise sıralarında başlayan ilk aşklarımızı unutmamız mümkün mü?
Askerlik anılarımız ise bambaşkadır.
Anlatmaya bir başladığımızda, saatlerce bitiremeyiz.
En çok anlatılanlarsa, askerde yediğimiz dayaklardır.
‘Dayak da hoş bir anı olur mu?’ demeyin.
Bal gibi olur!
Bugünü bilemem ama bizim dönemimizde ‘Askerde dayak yemedim’ diyenin yalan söylediğine inanılırdı.
Cezaevi anılarını ise bambaşka bir tatla anlatanlar var!
Özellikle, belli ideolojilerin militanlığını yaptıkları için, darbe ya da normal dönemlerde içeri girip işkence görenler, cezaevi arkadaşlıklarından övgüyle söz ederlerken, cezaevi koşullarının ne rezil şey olduğunu anlatıp bununla da övünerek bir statü edinme gayreti içine girerler.
Allah’tan biz böyle bir süreci yaşama şansızlığının içine girecek bir etkinlik içinde olmadık!
İşin çok daha komik yanı, elektriğin, telefonun, televizyonun, buzdolabı, çamaşır makinesinin hatta otomobilin bile olmadığı, gaz lambası ve mum ışığı ile aydınlatılan evlerin özlemini çektiğini iddia eden insanlarımız var.
Bitmedi!
Yoksulluğun diz boyu olduğu, toplu iğnenin bile dışarıdan ithal edildiği, sadece ve sadece fındık, fıstık, kuru üzüm ve incir ihraç ederek ayakta kalmaya çalışan, sanayisi olmayan bir ülkenin bir ferdi olarak, o koşulları bile, tarihin en parlak dönemi olarak topluma özellikle de genç kuşaklara ballandıra ballandıra anlatan beyinlerimiz var.
Romantizmin hoşluğunda, hayal alemine dalarak oluşturduğumuz kurgularımızdan birisi de, yemyeşil bir orman içinde, tek katlı, sıradan bir binada, doğayla iç içe, kalabalıklardan, gürültüden ve kent yaşamının stresinden uzak, televizyonsuz, telefonsuz, teknolojinin bulunmadığı, her şeyin doğal olduğu bir ortamda yaşama hayalilerimizi sürekli seslendirip dururuz.
Böyle bir ortama, günümüzün kent ve sosyal yaşamına alışmış bir insanın kaç gün dayanabileceğini merak ediyorum.
Böyle bir ortamı yaşayan ve çok iyi bilen birisi olarak, bu hayalin güzelliğine diyecek sözüm olmamasına karşın, böyle bir ortamda uzun süre kalınamayacağından adım gibi eminim.
Bu, birbirine büyük bir aşkla bağlı olan çiftlerin, evlendikten kısa bir süre sonra, aşk meşk ortadan kalkıp ayrılmak zorunda kalmalarına benzemekte.
Bir şeye uzaktan hayranlık duyup ona sahip olma tutkusu bir anlamda aşk gibidir.
Ama sahip olduktan sonra aşk denen o duygunun birden bire yok olduğunu görürsünüz.
Bunun nedenlerine bu köşe yazımızda girersek, konudan uzaklaşmış oluruz.
Biz yine de, romantizmin, nostaljik takılmaların hayalinde gezinmenin aşka dönüşmüş büyüsünün güzelliğiyle yetinmenin çok daha gerçekçi olacağını, hayal ettiğimiz şeylere sahip olmaya kalktığımızda ise, aşktan çok sevgi ile yaklaşmamızın çok daha kalıcı ve de gerçekçi olabileceği görüşünde olduğumuzu söylemekle yetineceğiz!