Doğru ya da yanlış kanramı somut olmaktan çok uzak, göreceli bir yaklaşım olarak değerlendirmek mümkün. Doğru ya da yanlış dediğimiz şeyin neye göre doğru neye göre yanlış olduğunu ortaya koymamız gerekir. Tıpkı, uzun-kısa, ağır-hafif,...
Doğru ya da yanlış kanramı somut olmaktan çok uzak, göreceli bir yaklaşım olarak değerlendirmek mümkün.Doğru ya da yanlış dediğimiz şeyin neye göre doğru neye göre yanlış olduğunu ortaya koymamız gerekir.Tıpkı, uzun-kısa, ağır-hafif, akıllı-akılsız, zengin-fakir, bilgili- bilgisiz gibi.Basit örneklemeler yaparsak, bir metre on santime göre uzun ama iki metreye göre kısa. Milyonarca lira geliri olan birisi, binlerce lira geliri olana göre zenginken, trilyonlarca geliri olana göre de fakir sayıldığı gibi!Bilgelik ve bilgisizlik de öyle.Belli düzlüklerde küçücük tepelerin kendisini dağ sanması gibi, cehaletin kol gezdiği yerlerde az bir bilgiye sahip olan bir kişi oranın bilgesi iken, bilginlerin bir arada olduğu bir ortamda gerçek bilgenin kim olduğunu bilmek pek öyle kolay olmaz.Stajyer bir doktor bir köyde en azından kendi dalında en bilge kişiyken, bir küçük kasabada bir uzman doktor daha bilge, bir kentte ise profesörler çok daha bilge olarak öne çıkarlar.Dünyaya geldiğimizde, beynimizin içinin bomboş olduğunu varsayarsak, bu beyni kimlerin ve nasıl doldurduğuna bakmamızda yarar var.Bize konuşmayı yani bir dili kim öğretiyor?Anne ve babamız.Bu dilin özellikle de şivenin en güzel olup olmaması konusunda bizim bir tercih yapmamız mümkün mü?Tabii ki değil.Aile nasıl konuşuyorsa biz de öyle öğreniyoruz.Bunda, yaşadığımız ülke, bölge ya da kentle birlikte, ailenin kültürü de en belirleyici unsur oluyor.Biraz büyüdüğümüzde, ailenin dini inancı, siyasi ya da ideolojik tercihi, tutuğu futbol takımı, ahlak anlayışı hatta mesleği yavaş yavaş bize empoze edilmeye hatta benimsetilmeye başlanıyor.Daha doğrusu, bizim hiçbir şeyi kendi kendimize öğrenmemize fırsat tanınmıyor.Bu dayatma salt bize dönük de yapılıyor değil, bu dayatma kuşaktan kuşağa böylece devam edip gidiyor.Hani bazılarımız, atadan gelme, aile boyu Fenerbahçeliyiz ya da CHP’liyiz diyerek övünürüz ya!Aslında böylesine bir gelenekle övünme yerine, yerinmemiz gerekmez mi?Kendinin araştırıp, tartışarak, tezler ve antitezlerle belli sentezlere gitme becerisini gösterememiş bir insan, belli bir mirasyedilik içinde, şu ya da bu inancın, ideolojinin ya da bir takımın fanatik taraftarı olması ne ifade edebilir ki?Böyle bir geleneğin dar kalıplarına sıkışmış beyinlerin, özellikle ideolojik temelleri olan partilere ve de ideolojilere ne kadar zarar verdiklerini görüyoruz!İman, Arapçada, etimolojik olarak, güvenmek ve samimiyetle inanmak anlamlarına gelir.Günümüzde her alanda ve her anlamda, güvenecek ya da inanılacak o kadar çeşitli enstrümanlar var ki, bunların hangisinin doğru ya da yanlış olduğunu anlayabilmek için, öncelikle kuşkucu olmak gerekir.Belli bir saflık içinde iyi niyetle her şeye ve herkese inanıp iman ederek onlara tapınırcasına yaklaşırsak, yanılma olasılığımız o kadar fazla olur.İnsan olarak, kendi kendimize belli tabular yaratıp, kendi yarattığımız tabulara tapınmaya başlıyor sonra da tabu tabuluktan çıkmaya başlayıp sıradanlığı ortaya çıktıkça bu sefer de, neye iman edeceğimizi neye tapınacağımızı bilmez hale geliyoruz.Bu saçma yönelişi ve tabulaştırmayı en çok ideolojik tercihlerimizde ya da siyasi liderler çerçevesinde yapıyor sonra da şaşırıp kalıyoruz.Bu bir kısır döngü haline de gelebiliyor.Örneğin, CHP için İsmet İnönü bir tabuydu. Sonra Ecevit tabuya dönüştü.CHP’ de Ecevit tabusu yıkıldı, Baykal tabusuna tapılmaya başlandı. Şimdi de Kılıçdaroğlu tabu haline getirilmeye çalışılıyor.Bir siyasi yapıda, tapınılacak bir tabu olmadan bir lider olunamaz mı?