15 Şubat Cuma günü, il başkanlarına hitap eden Başbakan Erdoğan, bir çok konuya değindikten sonra bazı mektuplarından pasajlar okumuş ve dinleyenleri duygulanmıştır. Mektubu yazan çocuklar Diyarbakır'dan Çanakkale'ye şehitlerimizin...
15 Şubat Cuma günü, il başkanlarına hitap eden Başbakan Erdoğan, bir çok konuya değindikten sonra bazı mektuplarından pasajlar okumuş ve dinleyenleri duygulanmıştır. Mektubu yazan çocuklar Diyarbakır’dan Çanakkale’ye şehitlerimizin mezarların görmeye gönderilen, içlerinde polise taş atanların da bulunduğu ortaokul ve liseli çocuklar idi. Çanakkale’de önce deniz savaşı olmuş, düşman donanması bir beceri gösterememiş, en büyük gemilerini Çanakkale denizinde bırakarak kaçmış idi. Ardından kara savaşları başlamış, dişe diş bir kara savaşı başlamış, böylece iki taraftan yüz binlerce askerin ölümüne neden olmuştur. Bu savaşta, doğulusu, batılısı, kuzeylisi, güneylisi yani Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkez’i orada savaşmış, velhasıl her etnik gruptan binlerce şehit vermiştir. İşte bu şehitlerimiz için, savaşın yapıldığı mahallerde mezarlıklar düzenlenmiş olup görenlerin gözlerini yaşartan, duygulu anlar yaşanmasını sağlayan ise o şehitliklerde Van’lı Kürt Cemo ile Edirne’li Ali’nin aynı mezarda koyun koyuna yatmalarıdır. Çünkü o tarihlerde, ülkemizde Türk-Kürt sorunu yoktu ve herkes bu memleket için seve seve canını vermekten çekinmiyordu. İşte bu durumu göstermek için Diyarbakır’dan hiç çıkmamış 90 çocuk Çanakkale’ye gönderilmiş, onların bu husustaki görüşlerini anlatmaları istenmiştir. 90 çocuğun hissiyatını belirten mektupları, şu anda kitaplaştırılmıştır. Başbakan çocukların isimlerini vermediğine göre ben de isimsiz olarak birkaç mektuptan kısa alıntılar yapacağım.
"Diyarbakırda fabrikalar açılsın, insanlar işsiz kalmasın. Akan kanı durdurmanızı istiyoruz. Kan akmasın. Sizi çok seviyoruz. Lütfen bu sorunlarımızı halledin. Lütfen kan akmasın."
"Çanakkale gezisinde şehitlerin mezarına giderken, bir mezarda birden fazla şehit yattığını görünce çok duygulandım. Bizler en iyilerimizi verdik toprağa. Biz şehitlerin hiçbir zaman ölmeyeceğini biliyoruz."
"Bu gezide kendi dedelerimizin mezarlarını gördük. Bizim için savaşan büyüklerimizin mezarını gördük. Demek ki, o zaman insanlar omuz omuza savaşıyorlar. Şimdi bizim insanlar düşmanlık içinde yaşıyorlar."
"Bugün bu geziye her kim katıldıysa, başını yastığa koyduğu an rahat uyuyacaksa bu insanın vicdanı körelmiş demektir."
"Soruyorum vicdanlara, ne zaman dedelerimizi dinleyeceğiz. Ne zaman sarılacağız. Ne zaman ki beraber ölen her kim olursa olsun, bugün bir genç öldü, bu vatanın evladı öldü derse, o zaman birlik olacak."
"Bu gün Diyarbakır’lı, Hatay’lı, Yozgat’lı şehitler dediler ki: “Ey torunlarımız ne haldesiniz? Biz, siz beraber rahat yaşayın diye toprağa düşmedik mi? Sana diyorum Diyarbakır’lı Mehmet, sana diyorum İstanbul’lu Hakan ne haldesiniz? Hani birliğiniz?" Bu mektuplardaki duygu dolu ifadeleri okudukça, gerçekten, bu pis savaş için ölenlere acımamak mümkün mü? Bir tarafta şehadet şerbetini içen gencecik çocuklar, diğer tarafta ne için öldüğünü bilmeyen zavallı çocuklar. 30 yıl süren bir mücadelenin sonu koskocaman bir hiç değil mi?
Bu çocuklara tercüman olarak haykırmak istiyorum: Yeter artık, bitirin şu pis savaşı!