Türk solu bir türlü toparlanamıyor. İki kutuplu dünyada, kapitalizmle, kolektivist ekonomik modellerin yarışında, kolektivist modelin iflas ettiğini bir türlü bazı solcular kabullenemiyor. Proletarya diktatörlüğü masalı da, demokrasi karşısında...

Türk solu bir türlü toparlanamıyor. İki kutuplu dünyada, kapitalizmle, kolektivist ekonomik modellerin yarışında, kolektivist modelin iflas ettiğini bir türlü bazı solcular kabullenemiyor. Proletarya diktatörlüğü masalı da, demokrasi karşısında tam anlamıyla yenilgiye uğradı. Bir ülkenin kalkınması için, sanayileşmesi, sanayileşebilmesi için de sermaye birikiminin yani artı değerle tasarrufun kaçınılmazlığı, tüm siyaset ve ekonomi bilimcileri tarafından kabullenilmesine karşın, bizim solcular hala sınıfsız bir toplum ütopyasını savunma saçmalığı içindeler. Sol öğretinin, kimsenin kimseyi ezmediği, sömürmediği, sınıfsız ve sınırsız bir dünya toplum ülküsündeki sınıfsız bir toplum ütopyası bir kenara bırakılırsa, sınırsız bir dünya arayışı hala gündemde. Örneğin Avrupa Birliği. Marks ve Engels sol ideolojiyi kotarırken, 1830’ların dünyasındaki kapitalist modelin acımasızlığını ortadan kaldıracak arayışlar içine girerken, iktidar gelebilmek için, militarizmle savaşabilecek güç olarak İşçi sınıfını örgütlemenin gereğine inandıklarından, kolektivist modeli hayata geçirip önce Sosyalizmi sonra da komünist bir rejimi hayata geçirebilme düşüncesini, gerçekleştirebilme adına proletarya diktatörlüğü diyerek işçi sınıfının ağzına bir parmak bal çalarak, bu kesimin bir araç olarak kullanıldığı kesin. Nihai hedefin, işçilerin iktidarının olmadığı uygulamalardan anlaşıldı. Sosyalist devrimi hayata geçiren ülkelerde işçiler yine işçi olarak kalırken, aydınlar ve küçük burjuva iktidarda en ön saflarda yer aldı. Bugüne dek bazı ülkelerde Sosyalizm denenmiş olsa da, son aşama olan Komünist bir toplumsal yapı henüz gerçekleşebilmiş değil. Marks’la Engelsin bilim temelli Materyalist felsefesi günümüzde geçerliliğini korurken, bizim solcular bu felsefeyi yeterince özümleyip benimseyemedikleri gibi, benimseyenler de bunu topluma anlatmaktan ve öğretmekten özellikle kaçınıyorlar. Hala yoksulluk ve fukaralık edebiyatıyla, bağımsız Türkiye sloganına sarılarak Emperyalizm kavramının iticiliğini kullanarak, iktidar karşıtı tavır sergileme saçmalığı içindeler. Ortaçağın, sömürgeciliği ve emperyalizmiyle bugünün yayılmacılık anlayışı tamamen değiştiği halde, bizimkiler hala üretim yoluyla pazarlara açılarak yayılmayı emperyalizm olarak görme aymazlığı içindeler! Küresel bir aktör olabilmek için, önce ekonomik anlamda güçlenmeniz şart. Bunun için de, dünya pazarlarına, yeni ve farklı, en kaliteli ve en ucuz ürünlerle girmeniz gerekir. Kalkınmanın yolu dünyaya açılmaksa, siz de dünyaya açılıp diğer ülkelerle her alanda rekabet etmek zorundasınız. 21. yüzyılın bugünkü gerçeğindeki küresel yapılanmanın temel kuralları içinde yer almayıp dışında kaldığınızda, ülke olarak dünyaya açılmanız, dolayısıyla de kalkınmanız kesinlikle mümkün olamaz. Komünist Çin bile, emperyal yani dünyaya açılan üretim biçimiyle kapitalist ülkeleri bile sollayarak hatta sarsacak ölçüde pazarları ele geçiriyorsa, burada bizim solcuların bir kere daha düşünmesinde yarar var demektir! Emperyal kelimesinin anlamı yayılmak olduğuna göre, bu yayılmayı orta çağda olduğu gibi militarist güçlerle savaşarak değil, üreterek, dünya pazarlarına açılarak, pazarlarda söz sahibi olma anlamına geldiğini artık anlamalıyız! Olaya bu gerçeklerden yola çıkarak baktığımızda, Türk solunun bir an önce, piyasa ekonomisini kabullenmesi, küresel gerçekleri iyi irdelemesi gerekiyor. Diğer bir yandan da, Marksizm’i dogmalaştırmadan, çağın gereklerine uygun bir biçimde yeniden yorumlamanın şart olduğuna karar verilmeli. Çok daha önemlisi, Marksizm’in diktatörlük saçmalığından kurtulup, demokrasiyi savunmaya başlanılmalıdır.Bu konuya yarınki yazımda değinmeye çalışacağım.-DEVAMI YARIN-