Kitap okumak çocukların sevmesi gereken bir şeydir. Bir eğlenme, çocuklar için de bir eğlenerek öğrenme yöntemidir. Sevmeden okuyacakları her kitap, onları iyi birer okur olmaktan uzaklaştıracaktır. Küçük kızımdan ilkokul üçüncü sınıftayken...

Kitap okumak çocukların sevmesi gereken bir şeydir. Bir eğlenme, çocuklar için de bir eğlenerek öğrenme yöntemidir. Sevmeden okuyacakları her kitap, onları iyi birer okur olmaktan uzaklaştıracaktır.
Küçük kızımdan ilkokul üçüncü sınıftayken öğretmeni, “ÖDEV” olarak “Şeker Portakalı”nı okumasını istedi. Elbette tüm sınıf okuyacaktı. Belli ki öğretmen okumuş ve pek sevmiş, ama çocukların gizli anlamları, çeşitli göndermeleri anlayamayacağını hiç düşünmemiş. Kızım dahil, tüm sınıf ağlayarak okudu o kitabı, daha doğrusu okumaya çalıştı. Kızım, annesinin açıklamalarıyla bir şeyler anlamayı başarabildi. O yıl, o sınıfın tümü kitap “ÖDEV”lerine karşı pek soğuk kaldı. İnanılmaz bir keyifle kitap okurlarken, kitap okuma oranları sıfırlardı. Bu yaranın onarılması epeyce bir zaman aldı. Kızım da, sınıf arkadaşları da bir süre uzak durdular kitap okumaktan
Aşağıya, şimdi lise üçte okuyan küçük kızımın “ÖDEV” olarak okuması gereken kitapları sıralıyorum:
Araba Sevdası - Recaizade Mahmut Ekrem
Sergüzeşt - Samipaşazade Sezai
İntibah - Namık Kemal
Felatun Bey ile Rakım Efendi - Ahmet Mithat Efendi
Mavi ve Siyah - Halit Ziya Uşaklıgil
Eylül - Mehmet Rauf
Kızımın tadını çıkararak okumak istediği kitap ise, Bir Gün - David Nicholls…
Yukarıdaki listede bulunan kitaplar artık edebiyat tarihçilerinin ilgi alanına giriyor bence. Edebiyat fakültelerinde öğrencilere okutulmasında bir sakınca yok. Onların uzmanlık alanı edebiyat tarihi. Elbette okuyup öğrenecekler. Derslerinde değerlendirecekler. Ama lise öğrencileri yukarıdaki listede bulunan kitapların nesini okuyacak? Tavşanın suyunun da suyu olan, bozuk bir Türkçeyle kısaltılmış, özetlenmiş hallerini. İnternet’e bir girin. Hepsinin en az dört beş yayınevi tarafından yayımlanmış, 40 sayfadan 120 sayfaya örneklerini göreceksiniz.
Hangisini okuyacak öğrenci? Hangi yayınevinden çıkan kitabı edinecek. Öğretmenin kılavuzluğu burada bitiyor. Okusun da, hangisini okursa okusun.
Okudun mu? Okudum. Dostlar alışverişte görsün…
Çocukların kitapları edinmelerine hiç gerek yok ayrıca. İnternet’te hepsinin ayrıntılı özetleri var. Açarsın özetlerden birini, kitabı okumuş gibi olursun.
Yüzde yetmişi hiç kitap okumayan, yüzde yirmisi yılda bir kitabı şöyle bir karıştırıp beğenirse okuyan, yüzde onu da, çeşitli türlerde kitapların okuyucusu olan bir toplumda yaşıyoruz. Böyle mi sevdirilir çocuklara kitap okuma? Böyle mi yaygınlaştırılır toplumda kitap okuma?
Yukarıdaki listede bulunan kitapları yaklaşık elli yıl önce Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nde öğrenciyken, okumaya zorlanmadım ben. Edebiyat öğretmenimiz rahmetli Ahmet Adanç, kitapların Türk Edebiyat Tarihi içindeki yerini ve önemini anlatırdı bize. Konularını özetlerdi. Serbest okuma ödevi verirdi. İnce Memet’le, Kafka’yla, Bilge Karasu’yla o serbest okuma ödevleri sırasında tanıştım.
Demek ki, elli yıl öncesinden de gerilerdeyiz Edebiyat dersi öğretim programında. Ne diyeyim, Tanrı halimize ve öğrencilerimize acısın.

400 BİN TON SİYANÜR HEREYE GİDECEK?
Çanakkale Bölgesi’ndeki siyanürlü altın arama çalışmalarına halkın tepkisi sürerken, bu kez de Türkiye'nin cennet köşelerinden biri olan Kaz Dağları’nda altın arama ve işleme için, yerli ve yabancı16 firmaya ruhsat verildi. 34 noktada altın arayacak olan firmalar, 400 bin ton siyanür kullanacak. Yanlış okumadınız, evet dört yüz bin ton siyanür.
Kaz Dağları, bölgedeki iki milyon insanımızın temiz su kaynağı. Bölgenin bitki örtüsü, suyu, havası, yerüstü ve yer altı zenginlikleri ciddi bir tehdit altında. 10 milyon adet meyve ağacı, tüm öteki bitkisel üretim ve geçimini tarımdan sağlayan yaklaşık bir milyon bin kişi bu işten olumsuz etkilenecek.
Kaz Dağları’nda altın madeni işletmeciliğinin başlaması halinde, 2,5 milyar ton kaya ve toprak işlenecek. İşleme dediğimiz, kayalar dinamitle patlatılıp un ufak edilecek, öğütülecek ve siyanürlü kimyasal işlemle içindeki altın kırıntıları elde edilecek.
30 gram altın elde edebilmek için, 4 ton kaya parçalanacak, 5440 litre su, 572 kilovat saat elektrik, 12 metreküp basınçlı hava, yüzlerce dinamit ve tonlarca kimyasal madde kullanılacaktır. Altın içeren cevher dışarıya çıktıktan sonra, saf altının elde edilebilmesi için de yeni kimyasal işlemler başlayacaktır.
Kaz Dağları bölgesinde 2007 yılında başlayan altın arama çalışmaları kapsamında bugüne dek yüzlerce sondaj yapıldı. İşin içinde elbette Başbakan’ın damadının yönettiği Çalık Madencilik de var (şimdiki adı Lidya Madencilik). Acaba bu işe para mı yatıracak, yoksa bu stratejik ortaklığa başka “güç”lü olanaklar mı sağlayacak? Kafalarda dolaşan sorulardan biri bu…
Başbakan’ın damadının yönettiği Lidya madencilik şirketi Yukarı Fırat bölgesinde madenciliğe ortak olarak katıldı bile. İşletme açıldı. Kazılar başladı. Yöre halkının tepkileri yükseliyor. Ama şirketin verdiği bilgilere bakıldığında Ovacık Cevizlidere’de elde ettikleri sonuçlar onlara umut veriyor. Altınlı, molibdenli işletmeye değer büyüklükte bir bakır yatağı bulup sevinmişler. Burada şimdiden 1.700.000 ton bakır, 20.000 ton molibden ve 50 ton kadar da altın içeren bir rezerv belirlemişler. Ek para bulunca yeni sondajlar yapacaklarmış.
İşlem aynı. Belirlenen rezervin tümü işletilebilir bulunursa, yalnızca cevherli bölgeden 450 milyon ton kaya kazılması gerekecek. Buna yan kayaları, örtüyü de katsanız 8-900 milyon ton kayanın kazılması gerekecek. 100 m derinlikli bir açık ocak olsa, bu, 3,5 km2’lik, 3.500 hektarlık, 35.000 dönümlük bir alanın kazılması demek. Elbette buradaki ağaçlar kesilecek, bitki ve toprak örtüsü yok edilecek. Bununla da bitmiyor: Kazı çukurundan çekilen suyla yeraltı suları, yöredeki kaynaklar ve bunlardan beslenen dereler de yok olacak.
Kazılan kayaların çoğu, işe yaramadıkları için, bir yerlere yığılacak. Tozdan milyonlarca tonluk yapay dağlar oluşacak. İçindeki kükürt bileşikleri havanın nemi ve oksijeniyle tepkimeye girip aside dönüşecek, yöreye asitli sular yayılacak.
Bu işin bir yönü. Peki altının ve bulunan diğer değerli metallerin saflaştırılmasında kullanılacak 400 bin ton siyanüre ne olacak?
Bizimle kalacak elbette. Bu işlemler açık havada yapılacağından buharlaşan zehirli kimyasallar Munzur’un, ormanlarına yayılacak. İnsanlar dahil, canlı olan her şeyi zehirleyecek. 10-15 yıl sonra dağın, taşın, toprağın, havanın, suyun, doğanın gerçek anlamda ırzına geçmiş olan bu madenciler 2.5 milyar ton toprağı “işledikten” sonra, geride kimyasal işlem görmüş 450 milyon ton kaya tozu bırakarak çekip gidecekler. 35.000 dönümlük maden arama alanı, yıllarca zehir saçmaya devam edecek.
Öte yandan, madende çalışan işçilerde başta verem olmak üzere çeşitli hastalıklar baş gösterecek. Elbette hastalıklardan kısa sürede yöre halkı da nasibini alacak.
Pek merak ettim: Bu ruhsatlar verilmezden önce, Afrika’daki, Gana’daki, Avustralya’daki altın madenlerine, bunların çevreye verdikleri büyük zarara bir kez olsun göz atılmış mı?
Böyle bir doğa ve insan katliamına izin vermek nasıl bir anlayıştır? Bundan böyle Munzur’un soğuk suları zehir mi akıtacak?