Evrenin konuştuğu yegâne dil, bilginin dilidir.
Ve bazı insanlar öldüklerinde yalnızca bir bedeni değil, bir devrin ağırlığını da beraberlerinde götürürler.
Eskilerin dediği gibi; âlimin ölümü, aslında âlemin de ölümüdür.
İlber Ortaylı’nın ardından hissedilen sarsıntı tam da budur. Çünkü eksilen yalnızca bir tarihçi değil, bir hafıza biçimidir. Bir ciddiyettir. Türkçeyle düşünen, Türkçeyle hüküm kuran, Türkçeyle zihin açan büyük bir irfandır.
İlber Ortaylı ile hayatımda iki kez karşılaştım. İkisi de kısa sürdü. Ama bazı karşılaşmaların süresi değil, bıraktığı iz daha önemlidir.
Onu ilk kez, Alanya Kültür Merkezi’nde, canlı olarak gördüm.
O yıllarda bir tiyatro oyuncusu olarak, tiyatro binasında çalıştığımdan, binanın kapanışına kadar haftanın yedi günü, vaktimin büyük bölümünü tiyatroda geçirirdim. Bu yüzden yapının her köşesini, her odasını karış karış bilirdim.
İlber Ortaylı’nın geleceği gün binada izdiham yaşanacağını tahmin etmiştim. Bu sebeple salona hiç uğramadan, arka merdivenlerden sahneyi yukarıdan gören panjurlu küçük odaya geçtim. Salon hınca hınç doluydu. İlber Hoca sahneye çıktı, masasına oturdu. Konferansı panjurların arkasından izlememek için onları açmaya karar verdim. Tam o anda, gözü bir an için açılan pencereye kaydı. O büyük kalabalığın içinde göz göze geldik. Oturduğum sandalyeden kalktım, başımla kendisini selamladım.
Konferansın konusu “Kerkük ve Musul” meselesiydi.
İlber Hoca gibi isimler konuşurken not almadan duramam. Çünkü böyle insanların satır arasında söylediği bir isim, bir anekdot bile yalnızca bilgi vermez; onları kaydetmek gerekir. Sonradan dönüp bakmak, yeniden düşünmek, yeniden tartmak için not defterim çoktan hazırdı.
O gün salon yalnızca dolu değildi; taşıyordu. Bina dışında da içeri giremeyen büyük bir kalabalık vardı. Dışarıdaki yüksek sesten rahatsız olan İlber Hoca’nın, salonun küçüklüğünden yakınıp,
“İnşallah daha büyük bir salona kavuşursunuz” dediğini hatırlıyorum.
Sonra Alanya’ya ilk gelişinden söz etmişti. Kamyonla geldiği günlerden... Şehrin henüz küçük bir kasaba olduğu, yolunun olmadığı zamanlardan... Ardından kendine has açıklıkla,
“Çok güzel, çok hoş bir memleket; fakat bu gelişimde fazla çarpık çurpuk buldum,” demiş, hemen arkasından eklemişti:
“Sağa sola abuk sabuk apartmanlar, binalar dikeceğinize önce kültür salonu yaptırın.”
İlber Ortaylı tam da böyle bir şahsiyetti. Kimsenin hatırına cümlesini yumuşatmayan, kanaatini süsleyip püslemeden söyleyen, memleket meselesini konuşurken nezaketi elden bıraksa bile hakikati elden bırakmayan bir tavır...
Konferansın ardından en azından elini sıkmak, saygılarımı sunmak için bekledim. Sıra bana geldiğinde, panjurları açtığım anda beni fark ettiğine atıfla gülümseyip,
“En güzel yerden sen izledin, tebrik ederim.”
Demesi bugün bile zihnimde capcanlı duruyor.

İkinci karşılaşmamız ise 28 Ekim 2023’te, Alanya Açıkhava Tiyatrosu sahnesinde oldu.
Cumhuriyetimizin 100. yılı etkinlikleri kapsamında yaptığı konuşmada, Alanya’da uzun yıllardır gördüğüm en coşkulu kalabalıklardan biri vardı. 3018 kişilik amfitiyatro tamamen dolmuştu. Merdivenler dâhil hiçbir boş yer kalmamış, bazı insanlar ayakta kalmıştı. O gün orada toplanan kalabalık, sadece bir konuşmacıyı dinlemeye gelmemişti; bir hafızayı, birikimi, bir ağırlığı dinlemeye gelmişti.
Bu kez sahne öncesinde, ayaküstü de olsa kısa bir sohbet etme imkânı bulmuştum. Kendimi tanıttım, konservatuvar mezunu olduğumu söyledim ve küçük bir ricada bulundum:
“Hocam, Cumhuriyet dönemi ve sanat eğitimi üzerine de birkaç cümle kurar mısınız?”
Konferans başladı. İlber Hoca, Cumhuriyet’i, Türk toplum yapısını, gelişmiş bir Türkiye Cumhuriyeti’nin neden bazı müttefik görünümlü ülkeleri bile tedirgin ettiğini ve bu ülkenin gerçek potansiyelini geniş bir çerçevede anlattı.
Ben ise sahne gerisinde, pür dikkat dinliyordum:
Acaba sanat meselesine de değinecek miydi?
Ve değindi.

Ülkenin gençliğinden, potansiyelinden söz ederken ustalıkla sözü sanat ve sanat eğitimine getirdi. Konservatuvarlarımızın Cumhuriyet sayesinde kurulduğunu, ülkenin müzik zevkini geliştirecek klasik konservatuvar eğitiminden giderek uzaklaştığını, yetişen kıymetli insanların, “tiyatro” yapamadığını, doğru dürüst müzik bile dinleyemediğini söyledi. Kısa bir bölümdü belki; ama benim için çok kıymetliydi.
Konuşma bittiğinde amfitiyatro yalnızca bir hocayı değil, muhteşem bir hafızayı alkışlıyordu. O alkışın içinde bilgiye duyulan saygı da vardı, Cumhuriyet terbiyesine duyulan özlem de.
Programın sunucusu olmanın avantajıyla bu sırada yanına yaklaştım. Bana dönüp keyifle,
“Nasıl, iyi konuştum mu bari?”
Diye sordu.
Bu coşkunun onu mutlu ettiği yüzünden belliydi. Ben de ancak şunu söyleyebildim:
“Muhteşem bir konuşma oldu hocam. Sanat konusuna da değindiğiniz için ayrıca çok teşekkür ederim.”
İşte hafızamda İlber Ortaylı ile ilgili kalan iki hatıra bunlardır. Biri kapalı bir salonda, panjurların ardından; diğeri binlerce insanın önünde, Açıkhava sahnesinde...
Ama ikisinde de aynı şey vardı: bilgi, keskin bir zekâ, belagat ve berraklık.
Yazımı, hocamızın hafızalarda kalan son sözlerinden biriyle bitirmek isterim. Hastanede yaşadığı rahatsızlık sonrası kendisini kurtaran hemşirelere atfen şunları söylemiş:
“Zaman makinesine binebilsem Gazi Paşa’ya telgraf çekeceğim; ‘Paşam, dört Türk kadını ihtiyar moruk profesörü kurtardı. İnkılaplar hedefine varmıştır.’”
Bugün ardından daha çok şey söylenebilir. Ama bazı kayıplarda söz uzadıkça eksilir.
Eskilerin dediği gibi; âlimin ölümü, aslında âlemin de ölümüdür.
Bir âlem daha öte dünyaya göç eyledi.
Ruhu şad olsun.