YAŞI 55-60'ın üzerinde ve Yılmaz Güney hayranı/sempatizanı olan okuyucularım mutlaka izlemiştir. 1963 yılı yapımı 'İkisi de Cesurdu” adlı Türk filminden söz ediyorum. 'Gunfighter” adlı yabancı bir romandan uyarlanan filmde,...

YAŞI 55-60’ın üzerinde ve Yılmaz Güney hayranı/sempatizanı olan okuyucularım mutlaka izlemiştir.
1963 yılı yapımı “İkisi de Cesurdu” adlı Türk filminden söz ediyorum.
“Gunfighter” adlı yabancı bir romandan uyarlanan filmde, rakip olan ama günü gelince mutlaka karşılaşacaklarını bildikleri halde birbirlerine içten içe büyük saygı duyan iki kabadayının hikayesi anlatılır.
Seyirci tüm film boyunca; sürgüne gönderilen, geldiği kentte yerli kabadayılarca gelişi hoş karşılanmayan ve nam kazanmak isteyenlerin hedefi olan Ali Duran’ın (Yılmaz Güney) hikayesini izler.
Film, romana sadık kalarak tipik bir Amerikan westerninin tüm öğelerini barındırmaktadır. Ancak salonların yerini kahvehaneler, yalnız kovboyun kaldığı salaş otel ve ona ilgi duyan küçük kız çocuğu unsurları da Türkiye’ye uygun bir hikaye bünyesine ustaca yedirilmiştir.
Ve tabii kentin bir tren istasyonu vardır ve kahramanımız bir çatışma sonrası, son nefesini burada verecektir.
Yazıya neden bu filmi hatırlatarak ve konusundan kısaca söz ederek giriş yaptığıma gelince…
Çünkü…
Hayatın gerçeklerini filmler aracılığı ile algılayıp yorumlayan amatör bir sinefil olarak…
Ne zaman, Alanya Belediye Başkanı Hasan Sipahioğlu ile CHP İlçe Başkanı Şevki Türktaş aklıma gelse, peşi sıra zihnimde bu filmden kareler oynamaya başlar.
Çünkü…
Her ikisi de kendi siyaset yapıları ve anlayışları gereği birkaç yıl içerisinde cesur ve radikal kararlar alarak siyasi yaşamlarına farklı partilerde devam etme yolunu seçmişlerdir.
Çünkü her ikisi de sanki ANAP’ta bunun temel eğitimi veriliyormuşçasına, tüm siyasi yaşamları boyunca bildikleri yoldan asla şaşmayan bir profil sergilemişlerdir.
Askerden geldiği 70’li yılların ortalarında bir dönem Alanya Toptancı Hali’nde hamallık yaptığını hiçbir zaman gizlemeyen ve bu geçmişiyle her zaman övünen Şevki Türktaş ile…
Avukat olduğu için hem akademik kariyeri bulunan hem de 80’li yılların ortalarında açtığı oteli ve buna bağlı ekonomik gelirleri ile doğal bir “Ağalar Kulübü” üyesi sayılan Sipahioğlu’nun yolları ilk kez ANAP’ta kesişmiştir.
Bu yüzden…
Filmdeki iki namlı kabadayının kentin karanlık dünyasına hakim olma arzusu ve bu uğurda ne yapılması gerekiyorsa yapma hırsları aklıma geldikçe, geçmişte, Sipahioğlu’nun tek hedefinin Alanya Belediye Başkanlığı, Türktaş’ın tek hedefinin ise ANAP İlçe Başkanlığı olduğu, bu uğurda ne yapılması gerekiyorsa yapma gayretleri aklıma geliverir.
Nitekim…
Tek gayesi Alanya Belediyesi’ne başkan seçilmek olan Sipahioğlu bu amacına 1999’da, tek hedefi ANAP İlçe Başkanı seçilmek olan Türktaş da bu hedefine 2001 yılında ulaşmıştır.
Peki ya sonra?
O günlerde hepi topu iki yıllık başkan olan Sipahioğlu, ANAP’ın 2001 yılında yapılan ilçe kongresinde, başkanlığa, yıllarca kader birliği yaptığı Hasan Uygun’un seçilmesini istemiştir.
Ancak, Sipahioğlu’nu ve yakın arkadaşlarını kastederek sarf ettikleri “Lacoste’lular Grubu”na karşı, kapalı kapılar ardında kendilerine “Kasketliler Grubu” diyen Türktaş ve ekibi, “Benim dediğim olacak” diyen Sipahioğlu’na isyan bayrağı açmış, tüm engelleme girişimlerine rağmen başkan adayı olmuş ve büyük bir sürpriz yaparak seçilmişlerdir.
Seçimin yapıldığı günün akşamı ise, Estergon Kalesi’ni fetheden Kanuni Sultan Süleyman’ın Osmanlı bayraklarını kale burçlarına diktiği gibi, ANAP İlçe Teşkilatı’nın giriş kapısının üzerine kocaman bir tabela asılmıştır.
Tabelada, “Burası bundan böyle mazlumların son sığınağı olacaktır” yazmaktadır ve “zalimlere” gereken dersin verildiği mesajı iletilmektedir.
“İkisi de Cesur” olan Sipahioğlu ile Türktaş’ın yolları nasıl ki ANAP’ta birleştiyse, ilk kez bu kongrede ayrılmıştır.
İlçe Başkanı sıfatıyla, belediye başkanları ve seçilmiş meclis üyelerinin doğal siyasi lideri konumunda olması gereken Şevki Türktaş, bu kongreden sonra ne Sipahioğlu ne de meclis üyeleri tarafından aranıp sorulmuştur.
Parti bürosu dahi Sipahioğlu ve ekibi tarafından “bayramdan bayrama gelinmesi zaruri bir dört duvar” haline getirilmiştir.
Siyasi kulislerde, iki yılı aşkın süredir AK Parti’de olan Sipahioğlu’nun (kendisi de dahil olmak üzere hiç kimsenin) gerçek bir AK Partili olduğuna inanmadığı ifade ediliyor.
Nitekim aynı ifadeler ne yazık ki iki yıla yakın süredir CHP’de siyaset yapan Türktaş için de kullanılıyor.
Örneğin…
Seçildiği günden beri Alanya Belediye Meclisi’nin AK Partili üyeleriyle yıldızı barışmayan Sipahioğlu’nun, AK Parti’ye transfer olmasına rağmen “arayı düzeltmek” için hiçbir girişimde bulunmaması, başta yeni kent içi ulaşım sistemi olmak üzere en radikal kararlarda dahi ne parti teşkilatına ne meclis üyelerine danışmadığı, bu iddianın en bariz delili olarak gösteriliyor.
Öte yandan…
CHP İlçe Başkanı olduğu günden beri “Benim yoğurt yiyiş tarzım bu arkadaş” diyerek parti içi tüm ritüelleri bir anda allak bullak eden Türktaş için de benzer söylemlerde bulunuluyor.
Bunun en bariz örneğinin ise; önceki akşam Gedevet Park Orman’da verdiği geniş katılımlı iftar yemeğine, “Seçim döneminde beni bir kez olsun arayıp sormadı” deyip bozuk çaldığı İl Başkanı ve ekibini davet etmemesi olarak gösteriliyor.
Adeta, yazının girişinde sözünü ettiğim filmin ismine atıfta bulunurcasına, gerek Sipahioğlu gerekse Türktaş kendi siyasi yapıları ve anlayışları gereği cesur kararlar verip bunları uygulamaya çalışıyorlar.
Peki, bu “Biz bildiğimizi okuruz” tarzı siyaset anlayışı nereye kadar gider?
Şimdi yazacağım sözü avukat olduğu için Başkan Sipahioğlu daha iyi anlayacaktır.
Denilir ki…
Kendilerine; toplumsal, hukuki veya siyasi müdahale gelinceye dek, yaptıkları olumsuz eylem ve davranışların doğru olduğunu sanan ve müdahale gelmediği her gün bu eylem ve davranışlarını daha da yoğunlaştıran, gerektiğinde bu eylemleri sertleştirme yanlısı olan suçlulara özgü bir deli cesaretinin bir sonu her zaman vardır.
Bu sözü her iki isme de uyarlayacak olursak…
Bir yanda “bugüne dek ne karşılığında olduğu halen muamma olan” transferiyle bir anda AK Parti’ye geçen Sipahioğlu’nun AK Parti’yle uzlaşma yolunu seçmemesinin bir ödülü/cezası olacak mıdır?
Öbür yanda “kardeşini Alanya Belediye Başkanlığı’na aday göstermek için” transfer olduğu her yerde konuşulan Şevki Türktaş’ın, Alanya sınırlarına hapsetmekle eleştirildiği siyaset anlayışına bir müdahale eden çıkacak mıdır?
Başta da dedik ya!
Ne zaman Sipahioğlu ile Türktaş’ı yan yana görsem/düşünsem aklıma hemen Yılmaz Güney’in ünlü “İkisi de cesurdu” filmi gelir.
Ancak maalesef bu filmin/romanın sonunda, hayatı boyunca sırtı yere gelmeyen, elinden silahı hiç düşmeyen kahraman, bir tren istasyonunda başkasının silahından çıkan kurşunlarla yaşamını yitirir.
Sizce de; “Ben bildiğimi okurum”, “Bu benim tarzım”, “Benim yoğurt yiyişim böyle” anlayışı ile yaşamak, elde görünmez bir silahla gezip ortalığı toz duman etmeye benzemiyor mu?
Yazıyı, hem Sipahioğlu’nun hem de Türktaş’ın siyaset anlayışına uygun olduğunu düşündüğüm bir ifadeyle bitirmek istiyorum.
Napolyon’a ait olduğu varsayılan bir özlü sözde şöyle denilir.
“Kılıçla yaşayan kılıçla ölür.”