Eski sağlıkçı Oğuz Yücesan'ı sanırım Alanya'nın yerlileri çok iyi tanırlar. Bizim gibi sonradan Alanyalı olanların tanımaları pek mümkün değil gibi! Yücesan da benim gibi yetmişini sollayanlardan. Anılgan ailesinden Mehmet,...
Eski sağlıkçı Oğuz Yücesan’ı sanırım Alanya’nın yerlileri çok iyi tanırlar.
Bizim gibi sonradan Alanyalı olanların tanımaları pek mümkün değil gibi!
Yücesan da benim gibi yetmişini sollayanlardan.
Anılgan ailesinden Mehmet, Kerim, Muammer ile yakın dostluğum vardır, özellikle günlerimin önemli bir bölümü Kerim Anılgan’la geçer. Hüseyin, Celal ve Mustafa Bekar’larla olan dostluğum da oldukça ileri düzeydedir.
Bu iki ailenin akrabalık ilişkileri olduğundan Celal Bekar ve Kerim Anılgan’la sık sık bir araya geliriz.
Çadır kurduğum yerlerden birisi de Begonvil’dir. Orada da Şahin Gülhan ve Cemal Palamutçu ile herkes gibi, kimi zaman siyaset sahnesinde olan bitenleri ele alıp, ülkeyi ve Alanya’yı kurtarma adına tartışır, kimi zaman da ilginç esprilerle yaşamın renkli yanlarını masaya yatırıp, gülme ihtiyacımızı gideririz.
Tabii, bu iki kendi yaşıtlarım düzeyindeki birlikteliğin atmosferiyle, benden çok daha küçük oğullarım yaşlarındaki Ferit Kesen başta olmak üzere, Mehmet Ali Gürses, Necati Şatana, Ahmet Tunç ve diğer genç gazetecilerle bir araya geldiğimde çok daha farklı dünyalara taşınıyor, kendimi onlar gibi genç hissetmeye başladığımdan, bu atmosfer beni yaşama çok daha fazla bağlarken, onların ne hissettiğini ise tabii ki ben bilmiyorum ama inşallah, onlar benim yanımda kendilerini yaşlanmış hissetmiyorlardır!
Anılgan’daki birlikteliğin en renkli simalarından birisi Kerim’dir. Kerim, İstanbul’un o eski kabadayılarını andıran o iri gövdesi, ürkütücü bıyıkları ve Hint horozlarını andıran kollarını açarak yürüyüşündeki ihtişamıyla, ilk bakışta insana ürküntü verse de, yakından tanıdığınızda, melek gibi bir insan olduğunu görüp, o hoş kahkahalarını da dinleyince apışıp kalırsınız. İkinci renkli sima ise Oğuz Yücesan’dır. Yücesan ağır çekim gibidir. Karınca ezmez Şevki’yi hatırlatır! Celal Bekar ise beş dakika bir yerde duramaz, sürekli hareket halinde ve telefonu tıpkı bizim patron Mehmet Ali Dim gibi bir dakika susmaz!
Bu dörtlü grup bir araya geldiğinde, dereden tepeden, nostaljiye dayalı bir sürü anılardan dem vurarak vakit öldürmeye başladığımızda, Yücesan kendine özgü davudi sesi ve ilginç vurgusuyla araya girip, “Hikaaayyyyeee” dediğinde hem sohbetin içine eder, hem de bizim gülmemize neden olur.
Aslında derinliğine düşündüğümüzde, Yücesan’ın tepkisi doğru.
Her şey hikaye.
Bir ömür denen şey, ne kadar uzun sanılsa da, özünde çok kısa bir süreç. Dolayısıyla, hayat da bir anlamda hikaye oluyor.
İlk bakışta yetmiş bir yıl uzun bir süre gibi gözükse de, benim için geçen yıllar sanki dün gibi! Sanırım hepimiz, yaşımız ne olursa olsun, geriye dönüp baktığımızda, geçmiş yıllarımızın ne kadar hızlı bir biçimde gelip geçtiğini görürüz!
Dedemin babasının ismini biliyorum, bazı maceralarını yakın çevremden dinledim. Hepsi bu.
Dedemi ve babaannemi yakından tanıyorum. Babamı daha 5 gün önce 94 yaşında kaybettim. Çocuklarım, benim dedemi tanımadı. Torunlarım ise, benim babamı hatırlamayacaklar bile. Sanırım beni de bugünkü torunlarımın çocukları tanımayacak.
Velhasıl, hayat hikayeler manzumesinden başka bir şey değil. O yüzden kafanızı fazla yormayın...