Düşünce özgürlüğü diye bas bas bağırırken, hangi düşüncenin özgürlüğünden söz ediyoruz bilen var mı? Hangimizin, temelde kendi kendimize edindiğimiz bir düşünce yapısı var? Hepimiz az ya da çok, şundan bundan, şu ya da bu biçimde...

Düşünce özgürlüğü diye bas bas bağırırken, hangi düşüncenin özgürlüğünden söz ediyoruz bilen var mı?
Hangimizin, temelde kendi kendimize edindiğimiz bir düşünce yapısı var?
Hepimiz az ya da çok, şundan bundan, şu ya da bu biçimde öğrendiklerimizle ahkam kesiyoruz.
Bana göre, toplum ve birey olarak, özgür bir düşünceye yelken açabilmek için öncelikle, düşünsel yetimizi tutsak alan her tür dayatmalardan biran önce kurtulmamız gerekiyor.
Aslında biz, her tür dayatmayı kendi özgür irademizle benimsediğimizi zannetme aymazlığı içindeyiz.
Yaşamımız boyunca özellikle de çocukluk ve gençlik yıllarında öğrendiğimiz her şey, birilerince bir biçimde bize dikta edilmiş şeyler.
İnançlarımız, siyasi tercihlerimiz ve benzeri birçok konuda bize sunulanlarla yetinip, onları sorgulamadan olduğu gibi benimsiyoruz.
Öğrendiklerimizin ya da bize öğretilenlerin doğru olup olmadığını tartışmıyor, araştırmıyor yanlış doğru olduğuna bakmadan benimsiyor ve o anlayışın bir parçası olma saçmalığı içine giriyoruz.
“Duyularımızla algıladığımız şeyler hakkında sadece kesin olmayan kavrayışlara varabiliriz. Ancak aklımızla, kavradığımız şeyler hakkında kesin bir bilgiye ulaşabiliriz. Akıl yalnızca evrensel ve mutlak olan ilişkilerden söz eder” demiş bir düşünür.
Biz herhangi bir olay ya da gelişme hakkında akıl mı yürütüyoruz yoksa, geçmişte öğrendiklerimizle yetinip bu tek taraflı öğretiler doğrultusunda mı karar veriyoruz?
Sanırım ikinci şıktaki gibi hareket ediyoruz
Çoğumuz kendimizi akıllı olarak görürüz.
Dünyada akıl kalmasa kimsenin akılsızlığı kabul etmeyeceği söylenir.
Bu görüşe katılmamak mümkün mü?
Bakın Descortes ne demiş: “Akıllı olmakta bir şey değil; önemli olan o aklı yerinde kullanmaktır."
Demek ki aklımızı kullanırken, başkalarının bize dayattığı, ezberlettiği, soyut kavram ve sloganlardan arınmış bir biçimde tüm olayları ve gelişmeleri önyargılardan uzak objektif bir biçimde kendi akıl süzgecimizden geçirmemiz gerekir.
Tabii ki aklı besleyen, zenginleştiren bilgidir. Bilgi denizi öylesine uçsuz bucaksız bir alan ki o alana yelken açmadan çıplak aklımızla bir yere varmamız mümkün değildir.
Bilgiye ulaşmanın yolu da, sürekli okumaktan ve araştırmaktan geçtiğine göre, okuma alışkanlığı edinmekten başka çare yok.
Dünyada en kolay şey bilgisizlik.
Toplum olarak kolaycılığa kaçıp, bilgi edinme zahmetine katlanmadan, birilerinin bir biçimde bize anlattıkları ya da aktardıklarıyla yetinip, bunları papağan gibi tekrarlayarak, hem akıllı hem de bilge olduğumuzu kanıtlama saçmalığı içine giriyoruz.
Bu bizde bir alışkanlık haline gelmiş durumda. Alışkanlığın, anahtarı kaybolmuş bir kelepçe olduğunu söyleyen Amos Parrish’ın bu sözünü hiç akıldan çıkartmamak gerekir.
Biz her şeye salt bir açıdan bakma yanlışı içindeyiz. Halbuki bir düşünceye takılıp kalırken, gerçeği bir düşüncenin aydınlatamayacağını hep göz ardı ediyoruz.
Şöyle bir gerilere gidip, çocukluğumuzda, gençliğimizde hatta belli bir olgunluk çağlarında bile öğrendiğimiz birçok şeyin yanlışlığını zaman içinde anlıyor ve bu yanlışlardan kurtulmak için de epeyce efor sarfetmek zorunda kalıyor, bu tutsaklığın beynimize taktığı kelepçeyi de açmak ve bundan kurtulmak da o kadar kolay olmuyor!
Bu kurtuluş mücadelesinde en büyük engellerden birisi de ya aile, ya mahalle ya da mensup olduğumuz ve yıllar boyu birlikte hareket ettiğimiz dostların bulunduğu her tür cemaatin baskısı.
Cemaat denilince salt dini cemaatlerden söz etmiyoruz, ideolojik, siyasal ve her tür birliktelik sivil toplum örgütleri de dahil, bu tür yapıların tümü bir anlamda cemaatleşme anlamına gelmekte.