Bir kitap bu… Okumaya ilk başladığınızda, Bruni Prasske'nin kitabını bir gezi notları gibi görüyorsunuz. İslami devrimden sonraki İran'ı bir uçtan bir uca geziyorsunuz yazarla birlikte. Ancak Batılı bir kadının yaşayabileceği...

Bir kitap bu… Okumaya ilk başladığınızda, Bruni Prasske’nin kitabını bir gezi notları gibi görüyorsunuz. İslami devrimden sonraki İran’ı bir uçtan bir uca geziyorsunuz yazarla birlikte. Ancak Batılı bir kadının yaşayabileceği hoş bir romantizmin eşliğinde. Politik bir söylem, herhangi bir eleştiri yok kitabın ilk bölümünde. Anlattığı şeyler, Doğu insanına özgü sıcaklık, yakınlık, konukseverlik… Bizim çok yakından bildiğimiz, yaşadığımız şeyler. Bir yandan da, eski anıtları, dağları, ovaları, nehirleri, dereleriyle İran’ı tanıtıyor Prasske, yalın, abartısız bir dille. Sokaklarda dolaştırıyor okuyucusunu, yemeklerden, pazaryerlerinden, eve girilip kapılar kapatılınca Humeyni’nin katı yasalarına karşın yaşanan özgürlüklerden söz ediyor.
Ara ara küçük anımsatmalar var ama: Halkın başka türlü beklentilerine karşın Humeyni devriminin insanlara uyguladığı zorbalıklar, çekilen acılar, akan kanlar, bir “yabancı”nın izlenimleri olarak, oldukça hoşgörülü bir biçimde aktarılıyor okuyucuya.
Yazarın büyük bir coşkusu var. Kendi ülkesindeyken, görevi gereği tanıştığı İranlı mültecilerin kendisine daha önce tanıtmış olduğu kişileri tanımak, anlatmış olduğu yerleri gözleriyle görmek.
Rejimin kadınlara uyguladığı baskılara, getirdiği sınırlandırmalara karşı koymadan, eleştirmeden uymaya çabalıyor. Yaşadığı sıkıntıları, küçük yakınmalarla iletiyor yalnızca.
Kitabı okudukça, devrim sonrası İran’ı tanıyorsunuz. Tarihiyle, coğrafyasıyla, koskoca bir ülkenin portresini görüyorsunuz. Güzel mi güzel… Renkli mi renkli… Sevgiyle, zarafetle dolu bir dünya. Katı mı katı, acımasız kurallarla dolu, kelle koparmakta, suçlu bulunan kadınları taşlayarak recmetmekte bir an bile duraksamayan bir devletin yönetimi ve denetimi altında yaşayan, sokakta devletin kurallarına uysalar bile, evlerine, kendi özel ortamlarına geldiklerinde bu düzene kafa tutmaktan, en katı kuralları bile çiğnemekten kaçınmayan insanlar. Daha özgür bir ortamda yaşamak isteyen, ülkelerindeki rejimi kıyasıya eleştiren, kendi özel ortamlarıyla sınırlı olsa bile korkusuzca rejime karşı çıkan güzel insanlar…
Doğu kültürüne, sanatına hayran olan bir Batılının dört yıl arayla yaptığı bir gezinin notları olarak keyifle okutuyor kendini kitap. Adını bilip hakkında hiçbir bilgimizin olmadığı Kum, Şiraz, İsfahan gibi kentleri belgesel bir film gibi anlatıyor okuyucusuna. Hâfız gibi, Ömer Hayyam gibi büyük şairler bile giriyor devreye zaman zaman.
Sınır komşumuz olan İran’la ilgili bilgilerimizin sınırlılığı konusunda gerçek bir şaşkınlığa uğrattı beni kitap.
Buraya kadar her şey güzel de, sonra bir dönemeç başlıyor…
Yazar, bu düzenden nefret eden, İran’dan kaçıp daha özgür bir ortamda yaşamak isteyen Kurosh’la karşılaşıyor. Önce bir yakınlık, sonra bir tutku ve aşk başlıyor aralarında. O güne kadar, kıyafet ve kimi davranışlarının uygunluğu dışında, Bruni’ye karşı “tarafsız” sayılabilecek olan, onu pek de rahatsız etmeyen İran yasaları, acımasız bir biçimde öne çıkıveriyor.
Elini bile tutamadığı sevgilisiyle yan yana olduklarında, bütün gözler Bruni’yi izliyor gibidir.
İnsanların, binlerce yıl öncesine uzanan o gizemli ve görkemli kültürün tüm güzelliği, bir anda yerini bir korku ve kuşku dünyasına bırakıyor.
Bruni çok yönlü bir aşk öyküsü anlatıyor. Onun büyük aşkı, insanları, kültürü ve sanatıyla İran. Güneşin doğuşu ve batışı bile bir destan gibi onun için. Ülkeyi dolaşırken tanıştığı insanlarsa ayrı bir aşk öyküsü. İnsanları, kentleri, doğayı inanılmaz bir sevgiyle, övgüyle anlatıyor. İnanılmaz güzellikte bir İran portresi çiziyor. Ne ki, konu dönüp dolaşıp kendisinin çok özel, çok kişisel ilişkilerine gelip dayandığında, Bruni’nin İran aşkı, inanılmaz bir yara alıyor.
Bir Avrupalının gözüyle İran’ı tanımak çok ilginç bir serüven. Bu serüven, sonunda Türkiye ile ilgili pek çok soruyu da birlikte getiriyor.
Kitabı okurken, giyimleri “tesettürlü” olmasına karşın parklarda, otobüslerde, düşünülebilecek her türlü yerde, sevdikleriyle kol kola, sarmaş dolaş gezinen “Müslüman” kızlarımız geldi aklıma. Onları, şekilsiz, zevksiz uzun pardösüleri yerine, daha şekilsiz, her yanlarını örten “çador”ların içinde düşündüm…
Türkiye’de, kimi kadınlarımızın “tesettür” felsefesi, garip bir “intihar” güdüsü gibi geldi bana.
Kamikaze pilotları düşmana zarar verme uğruna yaşamlarından vazgeçiyorlardı. Ya tesettür’ü savunan bizim kadınlarımız, ne adına intiharı seçiyorlar?
“Devrimin ve Yasakların Gölgesinde İran” kitabından alınacak çok dersler var sanırım. Doğu’nun ve Batı’nın dini ve kültürel değerlerinin daha iyi anlaşılabilmesine katkıda bulunduğu kadar, Doğu’nun kendi değerlerini anlamasına da katkıda bulunabilecek bir kitap. Büyük bir içtenlikle yazılmış…
Bugünkü İran’ı bir Alman’ın gözüyle tanıdıktan sonra, bir Türk’ün gözüyle tanımayı çok isterdim doğrusu. Acaba, turist olarak İran’a gidip uzunca bir süre boyunca kent kent dolaşan, farklı insanlarla tanışan bir Türk kadınının izlenimleri nasıl olurdu?
Böyle bir kitap belki Türkiye’nin geleceğine de küçücük bir ışık tutardı.
* Devrimin ve Yasakların Gölgesinde İRAN, Bruni Prasske, İkarus Yayınları 1980 (çev. Gülderen Pamir)