TÜRKİYE’DE son günlerde gündeme bomba gibi düşen o haber, hepimizin içinden geçen ama yüksek sesle söyleyemediği o sese tercüman oldu: Kız babalarının damat adayından sağlık raporu ve sabıka kaydı istemesi. Kimileri "Canım, devlet dairesine memur mu alıyoruz, bu neyin prosedürü?" diye dalga geçse de sokağın nabzı, tencerenin kaynadığı mutfak ve evladının üzerine titreyen babanın yüreği hiç de öyle demiyor.
Eskiden işimiz kolaydı, terazimiz mahalle ahlakıydı. Bir mahalle kültürü vardı; kızın babası sokağın başındaki bakkala gider, "Bizim damat adayı nasıl biri?" diye sorardı. Bakkal Efendi de dükkanın önündeki tabureye oturur, "Babası dürüsttür, dedesi namazında niyazındadır, çocuk da efendidir; eli ekmek tutar, kimsenin namusuna yan gözle bakmaz" diye şeceresini dökerdi.
Sosyal medya yoktu ama güven vardı. Kimse kimseyi saklayamaz, yalan rüzgârları o dar sokaklarda esemezdi.
Peki, şimdi ne oldu? Artık kimse yan komşusunu tanımıyor, aynı asansöre bindiği adamın adını bilmiyor. İnsanlar sosyal medyada en janti fotoğraflarını, en "mutlu" anlarını paylaşıyor ama o parlatılmış ekranın arkasında ne olduğu meçhul.
Bir bakıyorsunuz, "dünya iyisi, beyefendi" dediğiniz adamın altından bambaşka, karanlık bir hikâye çıkıyor. Sosyal medya bize tanışma kolaylığı getirdi ama asla tanıma garantisi vermedi. İşte bu "tanımama" ve "yanılma" korkusu, babaları artık kâğıda, mühre, rapora sarılmaya itti.
Gelin eğri oturalım, doğru konuşalım: Bir fabrikaya işçi girerken "Akciğer filmin nerede, bedenin bu yükü kaldırır mı?" diyorlar.
Ehliyet alırken "Gözlerin görüyor mu, reflekslerin yerinde mi?" diye süzgeçten geçiriyorlar.
Hatta bir pasaport alırken bile devlet senin adli siciline bakmadan kapıyı açmıyor.
Peki, bir insanın en değerli varlığını, canını, evladını teslim edeceği kişi için bu belgeleri istemesi neden ayıp olsun? "Oğlumuz iyi birine benziyor, tipi düzgün" diyerek kurulan yuvaların; uyuşturucu bataklığı, gizlenen psikolojik rahatsızlıklar veya öfke kontrolü sorunları yüzünden nasıl paramparça olduğunu her gün ana haber bültenlerinde, boğazımız düğümlenerek izlemiyor muyuz?
Mesele sadece bir kâğıt parçası değil, mesele aile sorumluluğunu taşıyacak bir iradeye sahip olup olmamaktır. Evlilik, sadece iki kişinin aynı eve girmesi değil; bir toplumun kalesini inşa etmektir. Bugün ülkemizin kanayan yarası olan kadın cinayetlerine, artan şiddet vakalarına ve suç oranlarına baktığımızda, çoğunun temelinde "evlenmeden önce halı altına süpürülen" gerçekler yatıyor.
Eğer bir birey; kendi dürtülerini kontrol edemiyorsa, adli sicilinde şiddetin izlerini taşıyorsa veya madde bağımlılığı gibi bir irade zayıflığıyla boğuşuyorsa, o kişinin üzerine bir aile yükü bindirmek hem o kadına hem de doğacak masum çocuklara yapılan en büyük kötülüktür.
Bir babanın "Evrakları görelim" demesi, damat adayını aşağılamak değil; aksine kurulacak yuvanın temeline sağlam bir harç koyma çabasıdır.
"Evlilik oyuncak değil; bir toplumun temelidir. Temel sağlam olsun ki, yarın öbür gün ne kadın cinayetlerini ne de mutsuz çocukları konuşalım."
Eğer bir gencin geçmişi temizse, maddeyle işi yoksa, ruh sağlığı da yerindeyse bu belgeleri getirmekten neden çekinsin? Aksine, "Benim alnım ak, geçmişim şeffaf, buyur amca, kızını emanet alacak adamın sicili budur" diyerek o eve daha dik bir başla, özgüvenle girer.
Belki bu yöntem bir gün "adet" olmaktan çıkıp genel bir uygulama haline gelirse, "nasıl olsa birini bulur evlenirim" diyen, hayatını karanlık dehlizlerde harcayan kişiler de kendilerine bir çeki düzen verir. Sizce de artık bu uygulama, bireylerin inisiyatifine bırakılmayacak kadar hayati bir evlilik şartı haline gelmeli mi? Yoksa "aşkın olduğu yerde belgeye gerek yok" diyenlerden misiniz?
Esen kalın...