Osmanlı'nın son yılları felaketlerin peşpeşe geldiği bir çöküş dönemiydi. Tanzimat ve Meşrutiyet arayışları, teorik olarak, çağdaşlaşma girişimleri olarak kabul edilse de, devlet deneyimi olmayan genç beyinlerin, özellikle de ordu...

Osmanlı'nın son yılları felaketlerin peşpeşe geldiği bir çöküş dönemiydi.
Tanzimat ve Meşrutiyet arayışları, teorik olarak, çağdaşlaşma girişimleri olarak kabul edilse de, devlet deneyimi olmayan genç beyinlerin, özellikle de ordu mensuplarının aktif olarak siyasete katılmaları, pratikte koskoca Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışında en önemli rolü oynadı.
Osmanlı hanedanlığı yani mutlak monarşi dönemi 2. Meşrutiyetle birlikte bitti.
Yerine çok partili bir seçim sistemiyle parlamento, (Meclisi Mebusan) bu parlamento içinden de, hükümet oluşturularak ülke yönetilmeye başlandı.
Dolayısıyla, padişahın sembolik hale geldiği bir nevi bugünkü Avrupa ülkelerinde olduğu gibi (İngiltere, İspanya örneği) monarşik cumhuriyet döneminin başladığını söylemek mümkün.
Bu yeni yapıda, İttihat ve Terakki, sivil kanadıyla ve deneyimli siyasetçileriyle yer alabilseydi, bugün bambaşka bir tabloyla karşılaşabilirdik!
Partiye askerlerin hakim olması nedeniyle, meşrutiyet rejimi demokrasiye yelken açma yerine, İttihatçılar yüzünden Hanedanın diktasından ittihatçıların diktasına dönüştü.
Kurtuluş Savaşı sonrasında, saltanat ve halifelik ortadan kaldırılıp, çok partili dönemden tek partili döneme geçildiğini bilmeyenlerimizin sayısının oldukça fazla olduğu kanısındayım.
Hatta Osmanlı Bayrağı ile bugünkü bayrağımızın aynı olduğunu bilenlerimizin sayısının bile çok az olduğu bir gerçek.
Osmanlının son yılları, hep kaybedilen savaşlarla geçti.
Anadolu insanı yıllar boyu savaşlarla boğuşarak büyük kayıplar vermiş, savaştan savaşa koşmaktan ne bir meslek edinebilmiş, ne de doğru dürüst bir eğitim görebilmişti.
Hatta, o savaştan savaşa, başarıdan başarıya koşulan, üç kıtaya yayılan Koskoca Osmanlı'daki halkın durumunu araştırıp inceleyen kimse yok gibi bir şey!
Bizim bildiğimiz, daha doğrusu bize aktarılanlar, kazanılan büyük zaferler ve bu zaferlere sanki tek başına imza atmış gibi gösterilen o büyük padişahlar.
Kimi tarihçilerin iddiasına göre, bugün göklere çıkardığımız o büyük padişahları, o günün halkının hiç sevmediği şeklinde.
Kurtuluşa imza atıp, Türkiye Cumhuriyeti devletini kuranların da, Osmanlının yetiştirdiği beyinler olduğunu, hiç akıldan çıkartmamamız gerekir!
Cumhuriyet döneminin başlangıç yılları, cehaletin, yoksulluğun tavan yaptığı bir dönemdi.
Nüfusun yüzde 90’ı okuma yazma bilmiyor, toplumun büyük çoğunluğu köylerde yaşıyordu.
Toplu iğneyi bile ithal ediyorduk.
Türk halkı, bu sıkıntılı dönemi, ikinci dünya savaşı sonuna kadar çekti.
Geçmişe öykünerek ahkam kesenlerin, tüm bu süreçleri çok iyi araştırması gerekir.
Şahsen ben, yedi yaşlarımda olduğum, 1948 yıllarının yoksulluğunu hayal meyal de olsa hatırlıyorum.
Bugünümüzü beğenmeyip, “Tu kaka” diyenler bir yana, bugünü felaketin eşiğindeymiş gibi gösterip, geçmişi ballandıra ballandıra anlatanların hangi akla hizmet ettiklerini gerçekten merak ediyorum!