İÇİNİZDEN nasıl geliyorsa öyle... 'Hayat, bizlere yaradan tarafından bahşedilmiş en güzel, en yüce armağan' Böylesi güzel bir düşünceyle açtım gözlerimi, yeni doğan güne. Beynimde ısrarla aynı düşünce dolaşırken tempolu...

İÇİNİZDEN

nasıl geliyorsa öyle...

'Hayat, bizlere yaradan tarafından bahşedilmiş en güzel, en yüce armağan'

Böylesi güzel bir düşünceyle açtım gözlerimi, yeni doğan güne.

Beynimde ısrarla aynı düşünce dolaşırken tempolu bir yürüyüş için attım kendimi dışarıya. Doğayı kucaklarcasına mutluydum.
Çiçekleri, denizi, gökyüzünü, bulutları inceliyordum tek tek; sanki daha önce hiç görmemiş birinin merakıyla.

Neyse lafı fazla uzatmayayım. Sevdiğim şarkıyı mırıldanarak yürüdüğüm sahil yolunda gözüme bir bey ilişti. Güzel giyimli, asil duruşlu, 65-70 yaşlarında bir beyamca, bahsini ettiğim. Öylesine mutluydu ki kollarını açmış, kendi kendine dans ediyordu.

Şaşırmadım desem yalan olur, inanın. Yüzünde sürekli bir tebesüm hali...

Keyifli amcayı bir süre izledikten sonra yürüyüşüme devam ettim.
Tanısın-tanımasın herkese ‘Günaydın’ diyordu.
Enerjisi öyle yüksekti ki çok uzaktaki bir insan bile bunu kolaylıkla hissedebiliyordu.

Neyse, bana da diğer insanlara dediği gibi 'Günaydın' dedi.
Ben de aynı içtenlikle karşılık verdim: Günaydın.

Yavaşlayan tempomu arttırmak üzere eski hızıma yeniden ulaşmanın ümidiyle biraz hızlandım. Yeni doğan güne gözlerimi açtığımda beynimde beliren,'Hayat, bizlere yaradan tarafından bahşedilmiş en güzel, en yüce armağan' düşüncesinin yerini artık amcanın ultra pozitif ruh hali almıştı.

Yürüyüşümü tamamlamak üzere eve dönerken yine aynı yolu kullanmak istedim. Yolu uzatacaktım böyle yaparak ; ama nedense bu benim zerre umrumda değildi.

Neyseki biraz ilerledikten sonra amcanın hala aynı yerinde olduğunu, doğayı kucaklarcasına ellerini açtığını ve büyük bir mutlulukla insanlara gülümseyip sevecen bir içtenlikle 'Günaydın' dediğini gördüm.

Artık merak ediyordum, içimdeki ses git konuş, nasıl böyle mutlu olduğunu sor diyordu. (Psikoloğum ya, merak ediyor insan, işin latifesi bir yana beyamcayla konuşup konuşmama konusunda kısa süreli de olsa ciddi bir kararsızlık yaşadım.)
Biraz uzaktan izledikten sonra amcanın yanına doğru ilerledim ve 'Amcacığım, o kadar mutlusunuz ki bu insanlara yansıyor. Harika bir şey! Kendi adıma teşekkür ederim gün aydınlatıcı olduğunuz için' dedim.

Işık ışık gözleriyle öyle güzel gülümsedi ve ekledi ki, "Bak burada çiçeklerim var, herbiri de farklı renkte. Belediye bu çiçekleri buraya dikerken tek tek izledim, yardım ettim. Her gün geldim kitap okudum, şarkılar söyledim, hatta masal anlattım onlara. Nihayetinde onlar da bir canlı değil mi?Hayat, geri dönüşü olmayan bir yolculuk. Bir kere geliyorsun bu hayata herkes gibi ve gözler kapandıktan, hakkın rahmetine kavuştuktan sonra bu hayata bir daha asla geri dönüş yok. Eşimi kaybedeli epey oldu. Çocuklarım dersen hepsi kendi aleminde, işinde gücünde benden uzaktalar. Ha ararlar halimi hatrımı sorarlar, sağ olsunlar, 'iyiyim' derim, içleri rahat eder. Nefes alıp vermenin nasıl bir mucize olduğunu gençlik yıllarımda bu kadar iyi bilmez, anlamazdım. Söylerdi büyüklerim; ama ben hep kulak arkası ederdim o sözleri. Lakin şimdi şimdi anlıyorum sözlerindeki tılsımı. O yüzden her sabah gelirim buraya. Bu çiçekler, benim biricik dostlarım. Rengarenkler. Her sabah özenle giyinir, kollarımı açar, doğayı kucaklarım. İsteyen deli desin, isteyen zırdeli. Bunların hiçbiri umrumda değil. Ben, bana iyi gelen şeyleri yapmayı seçiyorum. Her gün, her saat, her an... Dışarıdakilerin ne dediği onları önemsediğim sürece benim hayatıma girebilir. Onları önemsemiyorsam sıradan bir gülümsemeyle cevap verir geçerim. Yaşamak, nefes alıyor olmak, bu dünyada yaşamak inan bir mucize kızım. Haydi günün aydın, neş'en bol olsun." dedi. Teşekkür ettim ve beyamcanın yanından içten bir gülümsemeyle uzaklaştım.

Yol boyu düşündüm. Ne kadar da haklıydı, beyamca.

Günümüz insanları teknolojinin tutsağı olmuş durumda, maalesef. Hiç utanmasalar yanlarındakinin sorusuna mesajla yanıt verecekler. Yaşı, cinsiyeti, memleketi fark etmeksizin bu durum böyle. Üzülerek söylüyorum. (

İstisnalar elbette var; ancak çoğunluk içinde azınlık rolü üstleniyor, istisna)

Geçen akşam "In Time" (Zamana karşı) diye bir film izledik, kız kardeşimle.
2011 yapımı bir Amerikan filmi,

In Time.

Bu film hakkaten etkisinden uzun süre çıkamayacağınız cinsten. İzleyenleriniz vardır, muhakkak; yoksa da mutlaka izlesin.

Yani sizi içinde bulunduğunuz dünyadan alıyor, herkesin 25 yaşına kadar normal yaşadığı, 25'ini doldurduğu günden itibaren ise fiziksel olarak hiç yaşlanmadığı bir dünyanın ortasına bırakıyor.

İnsanlar, 25 yaşını doldurduğu gün, kolundaki dijital sayacı çalışmaya başlıyor ve saniye saniye geri sayıyor kalan zamanını. Kapitalist düzen o kadar güzel işlenmişki filmde ne kadar paranız varsa o kadar uzun yaşayabiliyosunuz, yüzyıllarca; ama paranız yoksa ve zaman yükleyemiyorsanız kolunuza, sayacınız sıfırı gösterdiği an hayatınız son buluyor.

"İçimdeki duyguları artık hayata geçirmenin zamanı geldi" diye şöyle bir söylenin kendi kendinize.

Bazı şeyleri yapmak için beklemeyin, zira beklediğiniz o 'zaman', bahaneler ardına gizlenerek bir türlü gelmeyecektir.

Mutlu olmak için mücadele ediniz, şükredip sabrediniz.

Ve her şeyi olduğu gibi kabullenmeye hazırsanız beklemeyin, hemen hayata geçirin düşüncelerinizi.

Haydi!

Ne bekliyorsunuz, belki bir yerlerde sizin telefonunuzu bekleyen birileri vardır ya da yapmak istediğiniz şeylerin zamanı gelmiştir.

Çabuk olun ve unutmayın, harekete geçmek için yarını beklerseniz; bir de bakmışsınız ki hayat bitmiş.

Gönlünüzdeki her şey ömrünüzde can bulsun.

Keyifli hafta sonları!