Bir otelin başına gelebilecek en kötü üç felaket nedir diye sorsanız:

Üçüncü sırada toplu zehirlenme, ikinci sırada yangın derdim.

Birinci sıra ise hiç tereddütsüz; havuzda bir çocuğun boğulmasıdır.

Elbette acılar yarıştırılmaz.

Sebebi ne olursa olsun yaşanan her büyük kriz; maddi kayıpların çok ötesinde, çalışanlarda, yöneticilerde, misafirlerde ve en önemlisi ailelerde derin izler bırakır.

Bu benim kişisel sıralamamdır.

Otelcilik hayatım boyunca yaşadığım ve şahit olduğum olayların bende bıraktığı izdir.

Peki neden bunu bir otelin başına gelebilecek en kötü felaket olarak görüyorum?

Çünkü o gün...

Otele adeta ateş düşer.

Havuz, bir anda keyif ve eğlence alanı olmaktan çıkar. Olay yeri haline gelir.

Çoğu zaman etrafına güvenlik şeritleri çekilir. İncelemeler yapılır.

Şerit çekilmese bile kimsenin o havuza girmeye gönlü elvermez.

Otelin üzerine çöken sessizlik kolay kolay dağılmaz.

Birkaç saat önce kahkahaların yükseldiği havuz başında bu kez fısıltılar dolaşır.

Yemek masalarında tek konu vardır.

"Nasıl olmuş?"

"Kimse fark etmemiş mi?"

"Çok yazık..."

"Daha küçücük ..."

Tatilin neşesi bir anda kaybolur. Yüzler asılır. Çocuklar adeta travma yaşar.

Anne babalar kendi çocuklarına daha sıkı sarılır.

Personel büyük bir üzüntü hisseder.

Yöneticiler ise hayatları boyunca unutamayacakları bir yükü omuzlarında taşımaya başlar.

Ve çoğu zaman bu atmosfer, içerideki misafir kitlesi tamamen değişinceye kadar devam eder.

Belki de bu sürecin en ağır yükü, aile ile kurulan iletişimdir.

Orada artık prosedürler, raporlar, tutanaklar ikinci planda kalır.

Çünkü karşınızda bir dosya değil, evladını kaybetmiş ya da kaybetme tehlikesi yaşamış bir anne ve baba vardır.

İşte o an, sözün gerçekten bittiği yerdir.

Her acı haberin ardından neredeyse aynı sorular yeniden gündeme gelir.

Cankurtaran yok muydu?

Ailesi neden dikkat etmedi?

O kadar insanın içinde kimse fark etmedi mi?

Havuz suyu bulanık mıydı?

Müdahale zamanında yapıldı mı?

Kamera kayıtları var mı?

Bazen olayın yaşandığı noktayı güvenlik kameraları tam olarak görmüyordur.

Kameralar vardır, ama açı yetersizdir.

Kritik birkaç metrelik alan kayıt dışı kalmıştır.

Bu belirsizlik yüzünden de sorular çoğalır. Yorumlar yapılır. Suçlu aranır.

Çoğu zaman gözden kaçan çok önemli bir gerçek vardır.

Boğulma; filmlerde gördüğümüz gibi değildir.

Çığlıklar, yardım çağrıları, dikkat çeken çırpınışlar olmaz.

Boğulma çoğu zaman sessizdir. Onu bu kadar tehlikeli yapan da budur.

Bir hekimin yıllar önce bana söylediği bir cümle akıllara gelir:

"Boğulma vakalarında zaman dakika değil, saniye hesabıyla ilerler."

Özellikle ilk saniyeler bir çocuğun geleceğini belirleyebilir.

Çünkü oksijensiz geçen her saniye, umut ile geri dönüşü olmayan hasar arasındaki mesafeyi biraz daha kısaltır.

İşte bu nedenle havuz güvenliğinde asıl hedef, iyi bir ilk yardım yapmak değil, ilk yardıma hiç ihtiyaç bırakmamaktır.

Büyük çapta bir ihmal olmayabilir; sadece birkaç saniyelik bir dikkat kaybıdır sebep.

Bir an başka tarafa bakmak, çalan telefona cevap vermek, yakındaki biriyle kısa bir sohbete dalmak, bir tartışmanın içine çekilmek...Ya da...

"Nasıl olsa kendi kendine oynuyor." diye düşünmek.

Bazen hayat, yalnızca bu kadar kısa bir zaman aralığında geri dönüşü olmayan bir yöne savrulabilir.

Telefonlar...

Belki de çağımızın en büyük dikkat dağıtıcısı... Bir mesaj, bir bildirim, bir sosyal medya paylaşımı... Ve kaybolan birkaç saniye...

Boğulma, hata yapmanızı beklemez. Sadece birkaç saniye dalgın olmanızı bekler.

Bu vakaların önemli bir kısmı, okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklarda görülür.

Bu yaşlar, merakın en yoğun olduğu dönemdir.

Koşarlar, zıplarlar, kaydıraktan defalarca kaymak isterler.

Bir topun peşinden düşünmeden giderler, arkadaşlarını takip ederler.

Onlar için havuz yalnızca eğlencenin adıdır.

Tehlikeyi hesaplamak ise yetişkinlerin sorumluluğudur.

Bir başka risk faktörü de misafir profilidir.

Birçok otelde uzun süre konaklayan misafirlerin yanında günübirlik gelen ziyaretçiler de bulunur. Özellikle büyük ölçekli tesislerde bu hareketlilik çok daha fazladır.

İlk kez otele gelen bir misafirin ise öğrenmesi gereken birçok şey vardır.

Hangi havuz daha derin? Kaydırak havuzu nerede?

Çocuk havuzu hangi tarafta? İlk yardım noktası nerede?

Cankurtaran hangi saatlerde görev yapmakta?

Bunların hiçbiri, otele yeni adım atan bir misafir tarafından ilk dakikalarda bilinemez.

Bu nedenle özellikle ilk saatler, hem işletme hem de misafir açısından dikkat seviyesinin en yüksek olması gereken zaman dilimidir.

En büyük yanlış algı da şudur: "Nasıl olsa cankurtaran var."

Evet, vardır. Ama her zaman değil.

Cankurtaranların da çalışma saatleri vardır.

Görev süreleri sona erdiğinde kırmızı bayraklarını asar ve görev alanlarını terk ederler.

O andan itibaren sorumluluk, çok daha fazla ailelerin ve işletmenin oluşturduğu güvenlik zincirine dayanır.

Ancak cankurtaran denildiğinde üzerinde durulması gereken başka bir konu daha var.

Birçok ülkede cankurtaranlık, dışarıdan göründüğünden çok daha disiplinli bir meslektir.

Yalnızca yüzme bilmek yeterli değildir.

Sürekli dikkat, sistematik göz taraması, acil durum yönetimi, ilk yardım ve psikolojik dayanıklılık... Bunların tamamı eğitimin bir parçasıdır.

Hatta birçok ülkedeki eğitim programlarında, cankurtaranların sorumlu oldukları alanın tamamını sürekli kontrol edebilmeleri için belirli baş ve boyun hareketleri yapmaları standart uygulamanın bir parçasıdır.

Çünkü gözünüz birkaç saniye aynı noktada kalırsa, başka bir noktada bir hayat değişebilir.

Dikkati dağıtabilecek davranışlara da ciddi sınırlamalar getirilir.

Bizde ise uygulamalar işletmeden işletmeye değişebilmektedir.

Ne yazık ki bazı gençler için cankurtaranlık, dışarıdan bakıldığında kolay, rahat ve hatta oldukça "havalı" bir yaz işi gibi görülebiliyor.

Şemsiyenin altında oturuyorsunuz, üzerinizde dikkat çeken bir üniforma var.

Kimi işletmelerde güneş gözlüğü kullanılıyor.

Dışarıdan bakıldığında sorumluluğu görünmeyen bir görev gibi algılanabiliyor.

Oysa gerçek tam tersidir.

O şemsiyenin altında oturan kişi, yüzlerce insanın güvenliğinden sorumludur.

Ve bazen vereceği ya da veremeyeceği birkaç saniyelik tepki bir ailenin hayatını sonsuza kadar değiştirebilir.

Bir cankurtaranın en önemli ekipmanı can simidi değildir. Dikkatidir.

Bir havuzun güvenliğini değerlendirirken çoğu zaman gözümüz yalnızca suyun temiz olup olmadığına odaklanır.

Oysa güvenlik, berraklıkla da ilgilidir.

Çünkü havuz suyu sadece hijyen açısından değil, görüş açısından da güvenli olmalıdır.

Özellikle yoğun kullanılan kaydırak havuzlarında bu konu çok daha büyük önem taşır.

Her birkaç saniyede bir yeni bir çocuk suya girer. Bir taraftan kaydıraktan inenler, diğer taraftan yüzmeye çalışanlar, top peşinde koşanlar...

Sürekli hareket halinde olan onlarca çocuk...

Böyle bir ortamda suyun tabanını net görememek, güvenliği de etkileyebilir.

Yıllar önce bu konuyla ilgili yaşadığımız bir tartışmayı hatırlıyorum.

Yoğun kullanılan bir havuzda, uygulanan kimyasal yöntemin yeniden değerlendirilmesi gerektiğini dile getirmiştik. Evet, konu; toz klordu.

Aldığımız cevap; "Biz aynı zamanda bu ürünün bölge bayisiyiz. Biz kullanmazsak başkalarına nasıl tavsiye edeceğiz?" şeklinde olmuştu.

Bazen teknik doğrular ile ticari kaygılar aynı masada buluşamayabiliyor.

Oysa havuz kimyasallarında verilmesi gereken tek karar vardır.

En güvenli yöntem hangisiyse, tercih edilmesi gereken de odur.

Çünkü havuz, maliyet hesabı yapılacak bir yer değil, çocukların hayatlarını emanet ettiğimiz bir alandır.

Bir başka yanılgı da şudur: "Havuz zaten çok sığ..."

Sığ havuz, güvenli havuz anlamına gelmez, boğulma vakaları sadece derin sularda yaşanmaz.

Çok sığ bir havuzda bile birkaç saniyelik kontrol kaybı ciddi sonuçlara yol açabilir.

Bu nedenle suyun derinliğine güvenmek yerine, çocuğu gözden ayırmamak gerekir.

Bir çocuğun yüzme biliyor olması da her zaman güvende olduğu anlamına gelmez.

Bu nedenle özellikle küçük çocuklarda;

"Artık yüzmeyi öğrendi." diyerek kolluk ya da yaşına uygun yüzdürme ekipmanlarını kullanmaktan vazgeçmeyin.

Üstelik deniz ile havuz aynı değildir.

Tuzlu deniz suyu, havuz suyuna göre daha fazla kaldırma kuvveti sağlar.

Bir çocuk denizde kendini daha rahat hissedebilirken, aynı rahatlığı havuzda gösteremeyebilir.

Yine de hiçbir yüzme becerisi, hiçbir ekipman, yetişkin gözetiminin yerini tutmaz.

‘’İkinci Boğulma nedir?’’

Bir olaya bizzat şahit oldum ve yıllardır aklımdan çıkmıyor:

Çocuk sudan çıkarılmıştı, ilk müdahale yapılmıştı, kendine gelmişti. Korku ile bir süre ağladı.

Ama herkes derin bir nefes almıştı.

"Tehlike geçti." diye düşünülüyordu. Aile rahatlamıştı.

Ancak daha sonra...

Gece uykusunda hayatını kaybetti.

Halk arasında buna "ikinci boğulma" diyenler vardır.

Ben bu konunun tıbbi ayrıntılarına girmeyeceğim.

Zaten aramızda bunu benden çok daha doğru anlatabilecek değerli doktor yazarlarımız var.

Sadece şunu hatırlatmak istiyorum:

Bir çocuk sudan çıkarıldı, kendine geldi, gülümsedi diye her şeyin bittiğini düşünmeyin.

Mutlaka bir sağlık kuruluşuna başvurun. Gerisini hekimler değerlendirsin.

İlk yardım eğitimleri bugün geçmişe göre çok daha yaygın.

Ancak iş gerçek bir acil duruma geldiğinde...

Saniyelerin altın değerinde olduğu ilk anlarda birçok kişi doğal olarak tereddüt yaşayabiliyor.

"Ya yanlış yaparsam?" "Ya daha kötü hale getirirsem?"

Bu birkaç saniyelik kararsızlık bile bazen hayati önem taşıyabiliyor.

Bu nedenle havuz güvenliğinde başarı, iyi bir ilk yardım yapmak yerine ilk yardıma hiç ihtiyaç bırakmayacak tedbirlerin alınmasıdır.

Yıllar içinde yaşadığım ve gözlemlediğim bazı olaylardan sonra, kendi kendime;

"Keşke şu havuzlar hiç olmasa..." dediğim anlar olmuştu.

Sonra bu yaklaşımım, bir zamanlar ‘’Ah şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim’’ diyen bakanımızı hatırlattı.

Dünyanın dört bir yanında milyonlarca insanın güvenle kullandığı, turizmin vazgeçilmezlerinden biri haline gelmiş dev bir sektörden söz ediyoruz.

Çözüm tabii ki havuzları ortadan kaldırmak değil, onları çok daha güvenli hale getirebilmek.

Sorun havuzlar değil, riskin hafife alınması.

Peki neler yapabiliriz?

Aslında alınabilecek birçok tedbir var.

Bunların büyük bölümü de yüksek maliyet gerektirmiyor.

Sadece; farkındalık, disiplin ve süreklilik...

Aileler için;

• Çocuğunuzu havuz kenarında bir an bile gözetimsiz bırakmayın.

• Telefon görüşmelerini, sosyal medyayı ve uzun sohbetleri havuz başında erteleyin.

• "Yüzme biliyor." diyerek rehavete kapılmayın.

• Yaşına uygun yüzdürme ekipmanlarını ihmal etmeyin.

• İlk kez geldiğiniz bir tesiste önce havuzları, derinlikleri ve güvenlik düzenini tanıyın.

• Boğulma tehlikesi atlatan çocuğunuzu mutlaka bir sağlık kuruluşuna götürün.

Otel yönetimleri için;

• Havuz suyunu yalnızca hijyen açısından değil, görüş güvenliği açısından da değerlendirin.

• Kamera kör noktalarını düzenli olarak kontrol edin.

• Havuz çevresindeki uyarı levhalarını gerçekten okunur ve anlaşılır hale getirin.

• Cankurtaran vardiyalarındaki boşlukları en aza indirecek planlamalar yapın.

• Personelin ilk yardım ve acil durum eğitimlerini düzenli aralıklarla yenileyin.

• Kimyasal seçimlerinde ve uygulamalarında ticari kaygıları değil, çocuk güvenliğini önceleyin.

Ve belki de en önemlisi...

Hiç kimse;

"Bugüne kadar bir şey olmadı." cümlesine güvenmesin.

Çünkü güvenlik, geçmişte yaşanmayan kazalarla değil, bugün alınan tedbirlerle sağlanır.

Şüphesiz tüm yöneticiler meslek hayatları boyunca birçok kriz yönetmiştir.

Yangınlar, toplu zehirlenmeler, doğal afetler, elektrik kesintileri, büyük tahliyeler...

Ama hiçbirinde...

Bir havuz kenarında duyulan o sessizlik kadar ağır bir sessizliğe rastlanmaz.

Çünkü yangın söndürülür, zehirlenmenin yaraları zamanla sarılır.

Ama bir çocuğun ardından çöken sessizlik, uzun süre o otelden ayrılmaz.

Bu yazıyı yazarken amacım kimseyi korkutmak değil. Tam tersine...

Çocuk seslerinin havuzlardan hiç eksilmemesi için, yılların bana öğrettiği birkaç önemli ayrıntıyı yeniden hatırlatmaktı.

Eğer bu yazıyı okuduktan sonra;

Bir anne ya da baba telefonunu birkaç dakika cebine koyarsa...

Bir cankurtaran görevine biraz daha dikkatle odaklanırsa...

Bir otel yöneticisi kamera açılarını yeniden kontrol ederse...

Bir işletme havuz suyunun berraklığına farklı bir gözle bakarsa...

Bir çocuk daha, ailesine sağ salim dönerse...

Bu yazı amacına ulaşmış olacaktır.

Otellerde misafir memnuniyetini artıracak yüzlerce yatırım yapılabilir.

Daha büyük havuzlar, daha yüksek kaydıraklar, daha gösterişli peyzajlar...

Ama hiçbir yatırım bir çocuğun hayatından daha değerli değildir.

Yarın bir havuzun kenarına oturduğunuzda...

Sadece birkaç dakikalığına etrafınıza bakın.

Koşan çocuklara, onları izleyen ailelere, cankurtarana, kameralara, suyun berraklığına...

Ve dileyelim, mavi; hep tatilin rengi olarak kalsın...

Hiçbir ailenin hafızasında, ömür boyu dinmeyecek bir acının rengi olmasın.