İki kutuplu dünyanın soğuk savaş ortamında, Varşova Paktıyla, NATO kanadının, daha doğrusu, ABD ile SSCB arasındaki üstünlük yarışı, Komünizmle-Kapitalizm bir bakıma da, Kolektivist ekonomik modelle, serbest piyasa ekonomisinin yarışı...
İki kutuplu dünyanın soğuk savaş ortamında, Varşova Paktıyla, NATO kanadının, daha doğrusu, ABD ile SSCB arasındaki üstünlük yarışı, Komünizmle-Kapitalizm bir bakıma da, Kolektivist ekonomik modelle, serbest piyasa ekonomisinin yarışı şeklinde kendisini gösterdi.
SSCB dağılana kadar, bütün dünyada, özellikle de geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde, sol büyük ilgi görmekteydi.
Emperyalizme, sömürüye, yoksulluğa, faşizme son şeklindeki sol sloganlar gençlerin ilgisini çekerken, Sola karşı da, ABD yani Kapitalist toplumlar da, “Komünizme hayır” diyerek milli ve dini argümanlara dayalı sloganlarla gençleri Komünizme karşı örgütleyip, bu iki kesimi birbiriyle çatıştırdılar.
Tarihin o döneminin somut koşullarında, gençlik ister istemez bu iki çizgiden birinde yer aldı.
Her iki kesim de, vatan ve millet severlik üzerinden ideolojisini kurgularken, karşı tarafı vatan haini olarak lanse ediyordu.
Gençler daha çocuk yaşta, hiçbir şey bilmezken, bu iki yapıdan birisinin kucağına düşüyor ve burada düşünsel anlamda iyice yoğruluyordu.
Her iki kesimde de, çok çarpıcı ve hoş, soyut kavram ve sloganlarla gençleri birer militan haline getiriyor ve savaş alanına sürüyorlardı.
12 Eylül 1980 askeri darbesi, Ülkücü ve Devrimci kadroların üzerinden silindir gibi geçti.
1980 öncesindeki siyasi partilerde yer alan, belli bilgi birikimi ve deneyime sahip siyasetçiler, ya siyasetten soğudu ya da korkup ürktükleri için bu alandan çekilirken, yerlerine ikinci sınıf değil, üçüncü, dördüncü sınıf, deneyimsiz kadrolar geldiler ve Türkiye yıllar boyu koalisyonlar dönemini yaşayarak, siyasi istikrarsızlığa dayalı olarak krizden krize sürüklendi.
Otuz yılı aşkın bir süredir, PKK terör örgütü belasıyla uğraşmamıza karşın son yıllarda yine de her alanda bir kalkınmayı başarabildik.
İşte tam bu sırada, PKK terör örgütünün silah bırakması gündeme gelmişken, DHKP-C örgütünün gündemin baş köşesine oturması ya da oturtulması düşündürücü.
AK Parti karşıtlığına dayalı bir kutuplaşmanın da bu tür örgütlerin ekmeğine yağ sürdüğünü de söylememizde yarar var.
Medyanın, yazar çizerlerin hatta bilim adamları ve uzmanların bir kesimi, sapla samanı birbirine karıştırıp, sırf AK Parti'yi yıpratma adına, terör örgütlerinin, militanlarının bazı eylemlerini demokratik bir hak gibi göstermeye çalışarak, güvenlik güçlerinin müdahalelerini, yargının tutuklamalarını ve yargılama safhalarını eleştirerek, hem güvenlik güçlerini, hem de yargıçları zor durumda bırakabilmekteler.
DHKP-C örgütü ve bu örgüte dönük tutuklamalara dönük eylemleri, bu eylemlere katkı veren siyasileri düşündüğümüzde, Türkiye yeni bir maceraya daha sürüklenmek isteniyor.
Bu furyada, faturanın belli bir bölümünün de, CHP’ye çıkacağı ortada.
CHP’ye dönük, içerden ve dışarıdan büyük oyunların tezgahlandığı ortada.
Baykal’ın yeniden Genel Başkanlığına getirilme saçmalığı bile gündemde!
Türkiye’yi dört cepheden kuşatarak, krizden krize sürüklemeye çalışanların çabaları, inşallah boşa çıkar.