Toplum ve birey olarak, her tür sorunumuzun sorumlusu olarak sürekli birilerini göstererek, işin içinden sıyrılma uyanıklığına giriyoruz. Uluslar arası konjonktüre göre, bir ülkenin yönetimi, kendi ülkesinin çıkarları için, bir başka...

Toplum ve birey olarak, her tür sorunumuzun sorumlusu olarak sürekli birilerini göstererek, işin içinden sıyrılma uyanıklığına giriyoruz.

Uluslar arası konjonktüre göre, bir ülkenin yönetimi, kendi ülkesinin çıkarları için, bir başka ülkeye dönük belli hesapları olabilir ve bu konuda belli çalışmalar da yürütebilir.

Peki bu ülkeler, bunları yaparken, ülke içinden bazı insanları kullanmak zorunda değiller mi?

Zorundalar.

Demek ki, dış ya da iç güçlerin bu tür çirkin oyunlarında biz de rol alıyoruz demektir.

Eğer böyle olmasa, ülkemizdeki kimi sorunlarda, ne dış ne de iç güçlerin en küçük bir etkisi olamazdı.

Öyleyse, öncelikle toplum ve birey olarak kendimizi sorgulamamız gerekmez mi?

Aslında çoğu zaman biz de başka ülkelerin içişlerine burnumuzu sokmaktan geri durmuyoruz.

Hele son yıllarda, bu yanlışa büyük ölçüde odaklandığımız içindir ki, çok ciddi tehlikelerle karşı karşıyayız.

Ne diye, Suriye’nin, Irak’ın Libya’nın, Mısır’ın içişleriyle ilgili siyasi kutuplaşmalarına burnumuzu sokuyoruz?

Neden bir ülkenin kendi içindeki çatışmada taraf olmaya kalkıyoruz?

Neden dünyada söz sahibi olan kimi güçlü ülkelere meydan okuma saçmalığı içine giriyoruz?

Etimiz ne, budumuz ne?

Avrupa’nın en güçlü ülkeleri bile bu tür çatışmalara seyirci kalırken, biz neden bu tür bataklıklar içine balıklama dalma saçmalığı içine giriyoruz.

Ülkeler arasındaki ilişkiler karşılıklı çıkara dayalıdır.

Çıkarlarımız örtüştüğü ölçüde dost, çeliştiği sürece de düşman oluruz.

Bu ilişkiler o ülkelerin yönetimleriyle sürdürülür.

O ülkedeki yönetimleri belirleyebilmek için çok güçlü aynı zamanda da, çok güçlü uluslararası dengelerin de bir parçası olmak gerekir.

Böyle bir güce sahip değilken, hatta dünyada yalnızlaşmışken, böyle bir işe kalkmak saçmalıktan başka bir şey olamaz.

Türkiye, Arap baharının rüzgarına kapılıp, çok yanlış yöne savrularak Arap kışının zararlarıyla boğuşmak zorunda kaldı.

Bunun sorumlusu mevcut iktidar yani biziz.

Biz, millet olarak 1 Mart tezkeresinin faturasını ödüyoruz.

ABD’ye gel demeyecektik.

Dedikse sözümüzü tutacaktık.

Dün, Kuzey Irak’taki Kürt oluşumuna tepki gösterirken, bugün bu yapıyla, karşılıklı çıkarlara dayalı, çok dostane ilişkiler içine girmiş durumdayız.

Bugünlerde Kuzey Suriye’deki Kürt yapılanmasına tepki gösteriyoruz.

Yarınların Suriye’sinin nasıl şekilleneceğini düşünmeden, ortaya koyduğumuz bu tepkinin de yanlış olabileceğini düşünmemizde yarar var.

Kuzey Irak ve Kuzey Suriye sınır boyu Kürt.

Daha doğrusu, bu coğrafyada Araplarla aramızda Kürtler yaşamakta.

Çok daha önemlisi, bizim sınırlarımızda da büyük ölçüde Kürt halkı yaşamakta.

Bunlar akraba.

Suriye ve Irak’taki mezhep kavgası bitip Arap milliyetçiliği gündeme geldiğinde, Arap’ların ilk saldıracağı kesim Kürtler olacak.

İşte o zaman ister istemez Türkiye, Kürtlere sahip çıkmak zorunda kalacak.

PKK terör örgütünün en azından Türkiye’de barıştan yana tavır sergilemesinin nedeni de bu.

PKK’nın beyin takımı, bugünü, yarını hatta yıllar sonrasını da hesaplıyor.

Biz ise günlük yaşıyoruz.