Değerli okurlar; Siyaset biliminin insanı nasıl görüp, nasıl algıladığına dair görüşlerimi zaman zaman yeri geldiğinde yazılarımda izah edeceğim. Fakat en geniş anlamıyla bu seri yazımın en sonuncusu Siyaset Bilimi üzerine olacaktır....
Değerli okurlar;
Siyaset biliminin insanı nasıl görüp, nasıl algıladığına dair görüşlerimi zaman zaman yeri geldiğinde yazılarımda izah edeceğim. Fakat en geniş anlamıyla bu seri yazımın en sonuncusu Siyaset Bilimi üzerine olacaktır. Çünkü siyaset bilimi en az din bilimi kadar toplumları etkileyen en eski bilim dalıdır. O kadar eskidir ki insanlık tarihi ile birlikte gelişmiştir. Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'ı açıp, Tekvin-4 BAP okunduğunda Kabil'in, Habil'i öldürme nedeninin siyaset olduğu anlaşılacaktır. Bu nedenle din ve siyaset en ilkel toplumlardan bu yana at başı yarış içindedir. Zaman zaman din öndedir, zaman zaman ise siyaset. Bazen de birlikte hareket ederler. (Günümüz Türkiye'sinde olduğu gibi.)
Siyaset "İnsanı Yönetme Sanatı"dır. Siyasetçi amaçları doğrultusunda, insanları yönetebilmek adına her argümanı kullanır. Bunun doğru bir davranış biçimi olup olmadığı tartışma konusu olabilir. Fakat bu davranışın varlığı tartışılamaz. Hiçbir siyasetçi de "Hayır kullanmıyoruz" diyemez. Burada toplumu oluşturan bireylere düşen görev okuyup, araştırarak siyasetçinin oyununa gelmemektir. Dünyayı izleyerek daha iyi şeylerin yapıldığını görmek ve evrensel ilkelerin yerine getirilmesini sağlamaktır. Eğitim, sağlık, hukuk, güvenlik, insan hakları, yaşanılır bir çevre ve düşünce özgürlüğü gibi insanca yaşama dair ilkelerden vazgeçmemektir. Herhangi bir futbol takımı taraftarı gibi davranmamaktır. Futbol bir eğlencedir ve diğer araçlar gibi insan yaşamının zorunluluk arz etmeyen bir aracıdır. Oysa siyaset insanca yaşamanın vazgeçilmez bir aracıdır.
Siyasetin evrensel yoldan ayrılmamasının yolu, toplumu oluşturan bireylerin büyük çoğunluğunun (gönül ister ki hepsinin) kendini tanıması ile mümkündür. Bireyin kendini tanıması ise şu üç bilim dalını dikkatlice incelemek ve öğrenmekle mümkündür. Bu aynı zamanda bireye başkalarını tanıma fırsatı da sunar. Bu bilimler sırasıyla Psikoloji, Felsefe ve Teoloji'dir. (Din Bilimi) Zamanım ve köşem ölçüsünde her birine değinmek istiyorum.
Psikoloji bilimi gerçek anlamda, 1800'lü yılların sonlarında, 1900'lü yılların ise başlarında Avusturyalı bilim adamları, Sigmund Freud, Alfred Adler ve İsviçreli Karl Gustav Jung tarafından geliştirilmiştir. Amaçları o güne kadar "Deli" olarak tanımlanan bireylerin tamamının deli olmadıklarını, sadece "toplumsal uyumu" sağlayamayan kişiler olduklarını kanıtlamaktır. Böylece deli olarak tanımlanan bireyleri ilkel ve insanlık dışı tedavilerden kurtararak daha insani yöntemlerle toplumlara kazandırmaktır. Bunu da sağlamayı başarmışlardır.
Her üç bilim adamı da "Ruh"un beden üzerindeki etkilerini gayet etraflıca açıklamış, Onlardan önce bedensel bir arıza (Beyin arızası) olarak görülen "Toplumsal Uyumsuzluk" onlarla birlikte ruhun amaçtan sapması olarak nitelendirilmiştir. Bu konuda en çarpıcı açıklamaları ise Alfred Adler yapmaktadır. Adler, yaşamın anlamı ve amacı adlı eserinde Ruh ile Beden arasındaki ilişkiyi derinlemesine inceleyerek anlatır. Buna göre; bireyin vücut yapısı ve vücut gelişimi ruhun etkisi altında olup, ruhsal kusur ve hataları yansıtır. Olumlu veya olumsuz duygu ve davranışlar ruhun verdiği tepkiden kaynaklanmaktadır. Çevresine gereği gibi uyum sağlayamayan ve çevrenin beklentilerini karşılamada zorlanan bir vücut, genel olarak Ruh tarafından bir yük gibi algılanır. Oysa sağlıklı bir bireyin üç temel ödevi vardır. Birincisi, dünya denilen gezegende yaşıyoruz. Bireyler, yeryüzündeki bireysel yaşantılarını sürdürebilmek ve insanlığın yarınını güvence altına alabilmek için kendilerini "Bedensel ve Ruhsal" bakımdan geliştirmek zorundadır.
İkinci ödevi: Gerek kendi kişisel esenliği, gerek insanlığın mutluluğu için başta gelen etken "Toplum"dur. Dolayısıyla yaşam sorunlarının çözümü bu bağımlılığı dikkate almak, bir toplum içinde yaşadıkları ve tek başına yok olup gidecekleri gerçeğini göz önünde tutmaktır.
Üçüncü ödev ise: Bireyler iki ayrı cinsiyeti ait olarak yaşarlar. Bireyin ve toplumun varlığının sürdürülebilmesi için bu gerçeğin gözönünde tutulması koşuldur.
Alfred Adler tarafından yukarıda sayılan üç görev, birey için vazgeçilmez görevlerdir. Birinin yokluğu dahi en basit şekliyle ruhsal bozulma olarak adlandırılmaktadır. Ruhun bozduğu en önemli aracın ise "Beyin" olduğunu söyler. Adler der ki; "Madem ruh beyin üzerinde böyle bir etki yapabiliyor, madem beyin yalnızca ruhun bir aracı durumundadır, araçlardan en önemlisi, ama yalnızca bir araçtır, o zaman bu aracı Geliştirme ve İyileştirme olanaklarının da varlığı gerekir." Aksi taktirde hem birey hem de içinde bulunduğu toplum sağlıklı kararlar veremez. İşte bireyin kendini tanıması ve Kendi Kullanma Kılavuzu'nu iyi bilmesi bu nedenlerden dolayı çok önemlidir. Beyni gelişmiş bireylerin oluşturduğu toplumlardaki siyasetçiler, bireyleri siyasetin hizmetinde kullanamaz. Siyaseti bireylerin hizmetinde kullanır.
İşin ehillerine verilmesi dileğiyle, sağlıcakla kalın.