İnsan, çocukluğunda hayatın ne olduğunu bilmez. Gençliğinde ise, yavaş yavaş anlamaya çalışırken, bir de bakar ki, hayatının sonuna gelmiş! 'Bir ömür” denen şeyin ne denli kısa olduğunu anlamak için, belli bir yaşa gelmek gerekiyor....
İnsan, çocukluğunda hayatın ne olduğunu bilmez.Gençliğinde ise, yavaş yavaş anlamaya çalışırken, bir de bakar ki, hayatının sonuna gelmiş!“Bir ömür” denen şeyin ne denli kısa olduğunu anlamak için, belli bir yaşa gelmek gerekiyor.Bu yaşa geldiğinizde de iş işten geçmiş oluyor!Özetlersek, hayatı tam anlamaya başladığınızda, hayatın sonuna geldiğinizi anlayıp, hayatın ne kadar anlamsız olduğunu anlıyorsunuz.Genç beyinler tabii ki bu yaklaşımımızı anlamsız bulacak ya da gülüp geçeceklerdir!Tıpkı bizim gençliğimizde bu tür uyarılara gülüp geçtiğimiz gibi!Hayatımızın belli safhalarında, bir sürü mutluluklar ya da mutsuzluklar hatta acılarla sarmaş dolaş olmuşuzdur.Tüm bu yaşadıklarımız anılar sepetinde öylece durur. Kimini hatırlar kimini ise unutup gideriz.Birileri bir biçimde hatırlatma adına kurcalamaya başlayıp detayları ortaya koydukça “Haaa!” diyerek, yavaş yavaş bu olayı anı torbamızdan çıkartırız.Anılarımızı biraz zorlanarak da olsa hatırlamaya çalıştığımızda, bize ilginç gelenleri özellikle de dinleyene hoş gelebilecekleri hatta övünç kaynağı olabilecekleri, orada burada anlatıp dururuz.Anlatıp durdukça da, anıların giderek zenginleştiğini ve de renklendiğini, çok daha ilginç hale geldiğini görürüz.Zamanla, kendi kendimize düşündüğümüzde, bunların hayal mi yoksa gerçek mi olduğu konusunda belli tereddütlerimiz olsa da, bu ezberlerimizi ve hoş hikayelerimizi masala dönüştürmüş olsak da, anlatmaya devam eder, sahiplenmekten de geri durmayız.Okuduğumuz romanlarda, seyrettiğimiz filmlerde, beğendiğimiz bir role kendimizi oturttuğumuz olmuyor mu?Hayat denen şey de, bir film ya da roman, biz de bunun küçük bir parçası, özellikle de milyarlarca figüranlardan sadece birisiyiz.İnsanın oluşumundan bu yana kaç milyar ya da trilyon insanın gelip gittiğini bilmek pek mümkün olmasa da, bugün için, altı milyarlık bir dünyada, yüz yıl sonra, çok az sayıda, yüz otuz yıl sonra ise bugün hayatta olan bir tek insanın bile kalmayacağı, yerine bambaşka insanların geleceğini tahmin etmenin ne kadar kolay olduğu ortada.Ortalama yüz yılda bir nesil ortadan kalkıyor, yerine yeni bir nesil geliyorsa, yıllık nüfus artışını da hesaba katıp, insanın ilk oluşumundan bu yana bilimsel olarak ortaya konan milyonlarca yılda kaç kuşağın ve kaç trilyon insanın bu dünyadan gelip geçtiğini ortalama bir hesapla tahmin etmeye çalıştığınızda sanırım dudaklarınız uçuklayabilir.Tabii bu hesabı dogmalara dayanan bir öğretiden yola çıkarak hesaplamaya kalkarsanız, insanın ilk oluşumu altı bin yılı geçmez!Bu öğretilerin, ayının da yılının da yanlış olduğunu bile bile hala bu dogmaların dar kalıplarına sıkışıp düşünsel anlamda ne kadar kısırlaştırıldığımızın da bir türlü farkına varamamanın aymazlığı içinde olduğumuzu da göremediğimizin bilincinde bile olamıyoruz!Bir insan dününde yani insan olmadan önce ne olduğunu bile bilmezken, yarınlarda yani ölüp gittiğinde ne olacağını bilmesi mümkün mü?Evrende bütün canlıları önemsemeyen ve salt kendisini önemseyen tek varlık insan.Halbuki tüm canlılar da bu evrenin tıpkı insan gibi bir parçası, hatta bir zerresi değil mi?Bir canlıda milyarlarca hücre var.O canlıyı hücreler mi oluşturuyor, yoksa hücreleri o canlı mı meydana getiriyor?Tavuk mu yumurtadan çıktı, yumurta mı tavuktan çıktı ironisi gibi değil mi?Hayatımız boyunca öğrendiklerimiz, uğruna mücadele verdiğimiz şeylerin hangisinin tam olarak doğru ya da yanlış olduğunu hiç sorguluyor muyuz?Çoğumuz, birilerinin bize bir biçimde öğrettikleriyle yetinip, o öğretilenleri papağan gibi tekrarlamaktan öte bir şey yapmıyor, kendi özgür irademizle engin denizler kadar zengin olan düşünsel açılımların derinliklerine dalarak bir arayışa girme yerine, sığ sularda ayaklarımız yerde kulaç atmayı yüzme sanmanın aymazlığı içinde çırpınıp duruyoruz.Alışkanlıkların anahtarı kaybolmuş kelepçesinde tutsak olduğumuzun farkına varmadıkça özgür bir birey olamayacağımız gibi, inandığımız hiç bir şeyin de kesin doğru mu yoksa yanlış mı olduğunu anlamamız mümkün değildir.Eğer bir toplum ya da bir birey, dünyada değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu göremiyor ve değişmemeyi bir erdem, değişimi döneklik olarak görüp, ezberlerini tekrarlamaya devam ederse, o toplumun ve de bireyin gelişerek değişmesi mümkün olamaz!