DEMOKRASİ, bir kültür aynı zamanda bir yaşam biçimidir. Biz henüz demokrasiyi yeterince özümleyip benimseyebilmiş değiliz. Demokrasilerin en büyük zaafı, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde çoğu siyasi yapılanma, ya soyut bir...

DEMOKRASİ

, bir kültür aynı zamanda bir yaşam biçimidir.
Biz henüz demokrasiyi yeterince özümleyip benimseyebilmiş değiliz.
Demokrasilerin en büyük zaafı, geri kalmış ya da gelişmekte olan ülkelerde çoğu siyasi yapılanma, ya soyut bir kavramın ya da bir dinsel, mezhepsel ve de etniseye dayalı olarak oy devşirmek için, bu tabanlardan birine oturmaya çalışmakta.
Bu da, toplumsal kutuplaşmanın fitilini tutuşturmaktan başka bir işe yaramıyor.
Türkiye bu kutuplaşmaların olmadık rezillikleri içinden geçe geçe bugünlere geldi.
1980 öncesi, Ülkücüler–Devrimciler kutuplaşması, ABD’nin komünizme karşı gündeme taşıdığı Türk'ün Türk'ü öldürdüğü bir kanlı süreçti.
Alevilik-Sünnilik çatışması tutmayınca, Türk-Kürt kutuplaşması ve çatışması gündeme getirildi.
Türkiye kuruluşunda, salt Cumhuriyete odaklanıp, tek adamın otoritesinde yepyeni bir devlet oluşturmaya çalıştı.
Demokrasi ise gelecek kuşaklara bırakıldı.
Bugün hala CHP’nin 6 temel ilkesinde demokrasinin olmaması düşündürücü.
MHP’de de, kuruluş aşamasında “Bizim inancımızın temelinde demokrasi yok. Lidere mutlak itaat var ve lider ne diyorsa o doğrudur” denilerek bambaşka bir yapılanmaya gidilmiştir.
MSP ve Necmettin Erbakan’la laiklik dikkate alınmayarak, siyasi İslam çizgisinde bir siyaset anlayışıyla, büyük bir çoğunluğu Müslüman olan toplumun dini duygularına yönelerek bir taban oluşturulmaya çalışıldı.
O tarihten bu yana, dini söylemler ve din adamları öne çıkarken, bilim adamları neredeyse ekranlara çıkamaz oldular.
Son yıllarda Cumhurbaşkanımız ve eski Başbakan Davutoğlu neredeyse bir ilahiyatçı ve din adamı gibi konuşmalar yapmaya, topluma mesajlar vermeye başladılar.
– DEVAM EDECEK -