Önce tüfeği Alanya'nın en iyi tüfek ustasına götürdüm. Ahmet'le istediğimizi tarif ettik. Ustada yapabileceğini söyledi. Tüfeği ustada bırakıp işlerimize döndük. Bir gün sonra akşamüstü Ahmet elinde tüfek öfkeden kıpkırmızı,...
Önce tüfeği Alanya’nın en iyi tüfek ustasına götürdüm. Ahmet’le istediğimizi tarif ettik. Ustada yapabileceğini söyledi. Tüfeği ustada bırakıp işlerimize döndük. Bir gün sonra akşamüstü Ahmet elinde tüfek öfkeden kıpkırmızı, küfürler savurarak eczaneme geldi. Nedir diye sorduğumda ustanın yaptığı kaba saba parçaları tüfeği mengeneye kıstırıp oksijen kaynağıyla namlunun üzerine puntalamak üzereyken yetiştiğini, bin derece santigrad olan oksijen kaynağının bizim tüfeğin namlusundaki harabiyetinin ne olacağını sorduğu ustanın, namlu etli bir şey olmaz diye cevapladığını duyduğunda deliye döndüğünü, ver şu tüfeği diyip borcumuzu sorduğunda ustanın birde hesap çıkardığını söyleyip küfrediyordu. Dur dedim. Gafıla (kazaran) adam ölür. Kabahat bizde. Küçük bir servet değerindeki tüfeği tutup Kadir kıymet bilmez kimselere emanet etmemeliydik. Otur şuraya çaresini buluruz dedim. O aralar eski dostum İzmirli Şevket Usta hastaydı, çalışamıyordu. Biraz bekleyip Şevket Usta iyileştikten sonra tüfeği İzmir’e götürüp istediğimizi yaptırabilirdik ama biz kafaya koymuştuk bu işi hemen yaptırmalıydık. İstanbul’daki dostlarımıza telefon edip İstanbul’un en iyi tüfek tamircisine ulaştık. Herkesin işaret ettiği Küçükpazar’da dükkanı olan, Turgut Usta’ydı. Tanımadığımız Turgut Usta’yla telefon vasıtasıyla anlaşmamız gereği tüfeği bir hafta sonu İstanbul’a götürecektik. Usta hafta sonu demeyip çalışacak, bizim tüfeğin üstüne gez, arpacık yerleştirecek, bizde zaman kaybetmeden tüfeği alıp geri dönecektik. Tüfek yivli olduğu için ancak ben taşıyabiliyordum. İşin başka bir yolu yoktu. Bir cumartesi sabaha karşı Ahmet Güven’le atladık uçağa. İstanbul ve Turgut Usta’nın Küçükpazar’daki dükkanı. Sabah çok erken olduğu için usta henüz gelip dükkanını açmamış. Ahmet’le dükkanın önünde elimizde tüfekle bekliyoruz. İstanbul’un Küçükpazar semtinde insanlar birer ikişer gelip iş yerlerini açıyorlar. Sabahın erken saatinde olmasına rağmen hareket yoğun. Bu arada gözüm bize doğru gelen orta yaşlı, kısa boylu, dolgun vücutlu bir adam takılıyor. Ahmet’e işte bizim beklediğimiz usta, şu bize doğru gelen adam diyorum. Ahmet, ustayı tanımıyorsun nerden bildin diye sorunca, elindeki sepetinden diye yanıtlıyorum. Ve o sepetin içinde de ustanın öğleyin yiyeceği yemeği var. Eğer usta yemeğini evinden getirecek kadar kanaatkâr, bir tatil günü iş yapacak kadarda çalışkan olmasa bize tatil günü randevu vermezdi diyorum ve duygularım beni doğru çıkarıyor. Ustada bizi tanımadığından gelip önünde durduğumuz birkaç metre karelik dükkanın kepenk kilidini açmaya çalışıyor. Dükkanını açan ustaya kendimizi tanıtıp tüfeğimizi gösteriyoruz. Usta bizi içeri alıyor, hoşbeşleyip sabah çayımızı içiyoruz. Bize verdiği sözü yerine getirebilmek için evinden erken çıkan usta gelirken aldığı bir parça peynir ve simidiyle kahvaltısını yapıyor.
DEVAM EDECEK