Küçücük bir beylikten, üç kıtaya yayılan bir İmparatorluğa ulaşıp, koskoca Osmanlı İmparatorluğundan, şimdiki Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına çekilmek zorunda kaldığımız süreçte, kaç milyon insanın boşu boşuna öldüğünü...

Küçücük bir beylikten, üç kıtaya yayılan bir İmparatorluğa ulaşıp, koskoca Osmanlı İmparatorluğundan, şimdiki Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına çekilmek zorunda kaldığımız süreçte, kaç milyon insanın boşu boşuna öldüğünü düşünen bir Allah'ın kulu var mı?
Biz, bu savaşları çıkaran ve ülke sınırlarını sürekli genişleten padişahları ve de komutanları baş tacı ederken, ölen gariban halkın adını sanını bilen var mı?
Her yer şehitliklerle dolu.
Kimi beyinlerin kahramanlık sevdasıyla, belli maceralara atılıp, insanların ölümü pahasına savaşlar yapılmış, bu savaşları kazananların ardından destanlar yazılırken, savaş kaybedenler de, hainlikle suçlanabilmiştir.
Bir saldırı karşısında, savaşın kaçınılmazlığını anlayışla karşılayıp, bu uğurda vatanı ve millet için savaşmak kadar doğal ve de kutsal bir şey olamaz.
Bugün biz ülkeler fetheden padişahlarımız ve komutanlarımızla övünürken, acaba o fetih yıllarında savaştan savaşa koşan halk bu durumdan memnun muydu, yoksa muzdarip miydi?
Osmanlının son dönemlerine kadar, biz Türkler, ikinci sınıf vatandaş olarak, savaşın en ön saflarına sürülenler, hayatın içinde de hakir görülenlerdendik!
Bugün bile, hem de bir Türk, cahil olarak gördüğü bir Türk’e, Osmanlıdan kalma bir alışkanlıkla “Koca Türk, aptal Türk” deme aymazlığı içinde olabiliyor!
Biz Türkler, sanattan, ticaretten uzak bir biçimde savaşların içinde yaşatıldık.
Sanat ve ticaret, Osmanlı döneminde, bugünkü azınlık dediğimiz kesimlerin elindeydi.
Biz sanatı ve ticareti, Osmanlı sonrası, Cumhuriyet döneminde, Ermenilerden, Rumlardan ve Yahudilerden daha yeni öğrendik.
Anadolu genelinde, dışarıdan göç ederek bu ülkeye gelip yerleşmiş, çok farklı etnik kökenden gelme insanlarımız var.
Çok daha ilginci, Türklükle ilgisi olmayan, sadece Müslüman olan bu kesim, çok akılcı bir biçimde örgütlenip, belli bir dayanışma içine girerek, ülkede çok daha etkin görevlere gelebilme becerisini göstererek, kraldan çok daha kralcı çıkışlarla Türkçülük taslayanları olduğu gibi, bu ülkeye çok yararlı hizmetlerde bulunanlar da var.
Örneğin, Ziya Gökalp bir Kürt olmasına rağmen bir numaralı Türkçüydü.
İstiklal Marşımızı yazan, Mehmet Akif Ersoy Arnavut, Nazım Hikmet Sırp’tı.
Ülkemizde bir sürü ünlü Arnavut, Abaza, Çerkez, Gürcü, Boşnak, Arap ve diğer etnik kökenden gelme.
Bugün hepimizin saygı gösterdiği ve Türk Milliyetçiliğinin ve Atatürkçülüğün bayraktarlığını yapanlardan birisi de Kılıç Ali’nin oğlu sevgili dostum Altemur Kılıç usta da, Çerkez olmasına karşın Türk milliyetçiliğini savunmakta.
Biz Türkler genelde, Müslüman olan herkesi Türk olarak kabul ediyoruz.
Düşünebiliyor musunuz, Türkler, Ülkücülük ve Devrimcilik diye, hem de vatanseverlik ve milletseverlik adına birbirini öldürürken, aynı etnik kökenden ve aynı dinden insanlar salt mezhep ayrılığı nedeniyle birbirlerini yok edebiliyorlar.
Siyasetçiler ya da siyasi liderler, koltuk hırsları yüzünden kitleleri bir birine kırdırabiliyorlar.
Otuz yılı aşkın bir süre, Türkçülük ve Kürtçülük adına ortaya konan kutuplaşmanın hangi boyutlara vardığı ortada.
Dünyalı ve insan olmaya odaklı bir yaklaşımı benimsemediğimiz ve bir sürü alt kimlikleri öne çıkararak çatışmayı sürdürdüğümüz sürece, bu ülkede insanca ve de huzurlu bir biçimde yaşamamız da, kalkınmamız da mümkün değil gibi geliyor bana!