Deniz seviyesindeki yükseliş, alçak rakımlı ada devletleri için yalnızca kıyı şeridinin daralması anlamına gelmiyor. Tuzlu suyun yer altı tatlı su kaynaklarına karışması, kıyı erozyonu, fırtına kabarmalarının daha yıkıcı hale gelmesi, tarım alanlarının zarar görmesi ve altyapının sürekli yenilenmek zorunda kalması, bazı yerleşimlerin deniz tarafından tamamen kaplanmasından çok daha önce yaşamı zorlaştırabiliyor. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli de küçük adalarda su, gıda, altyapı ve geçim kaynakları üzerindeki baskının artmasının uzun vadede yaşanabilirliği azaltabileceğine öne çıkıyor.
TUVALU GÖÇÜ ACİL TAHLİYE DEĞİL, KADEMELİ BİR SEÇENEK OLARAK PLANLIYOR
Büyük Okyanus'taki Tuvalu bu nedenle iklim uyumunu yalnızca deniz duvarları ve altyapı yatırımlarıyla sınırlamayan ülkelerin başında geliyor. Avustralya ile imzalanan Falepili Birliği Anlaşması, Tuvalu vatandaşlarına Avustralya'da yaşama, çalışma ve eğitim görme imkanı sağlayan özel bir hareketlilik mekanizması oluşturdu. Anlaşma aynı zamanda Tuvalu'nun iklim değişikliğine bağlı deniz seviyesi yükselişine rağmen devlet olma niteliğinin ve egemenliğinin devam edeceğinin iki ülke tarafından tanındığı sıra dışı bir hukuki çerçeve ortaya koyuyor.
Sistem, bütün ülke nüfusunun bir anda başka bir yere tahliye edilmesi üzerine kurulu değil. Avustralya'nın uygulamaya koyduğu kalıcı oturum programında başvurular belirli bir süreçten geçiriliyor ve seçilen Tuvalu vatandaşları aileleriyle birlikte Avustralya'ya yerleşebiliyor; aynı zamanda Tuvalu ile bağlarını sürdürmeleri de mümkün oluyor. Böylece amaç, iklim baskısı ağırlaşmadan önce insanların çalışma, eğitim ve yerleşim seçeneklerini çeşitlendirmek ve gelecekte zorunlu bir kitlesel hareket yaşanması ihtimalini azaltmak.

KİRİBATİ'NİN FİJİ'DEKİ ARAZİSİ GIDA GÜVENLİĞİNİN DE PARÇASI
Benzer bir riskle karşı karşıya bulunan Kiribati'de ise farklı bir yöntem izleniyor. Çok sayıda alçak mercan adasından oluşan ülkede yükselen deniz seviyesi kadar tatlı su kaynaklarının tuzlanması, kıyı erozyonu ve tarım alanlarının sınırlılığı da önemli sorunlar arasında bulunuyor. Kiribati'nin Fiji'nin Vanua Levu Adası'nda satın aldığı 20 kilometrekareyi aşan arazi, geçmişte olası nüfus hareketleriyle ilişkilendirilirken, sonraki resmi planlarda arazinin özellikle tarımsal üretim ve Kiribati'nin gıda güvenliğine katkı sağlayacak şekilde değerlendirilmesi öne çıktı. Fiji yönetimi de söz konusu arazinin Kiribati halkı için gıda kaynağı oluşturacak biçimde geliştirilmesini iki ülke arasındaki iş birliği başlıkları arasında gösteriyor.
MARSHALL ADALARI'NDA HAREKETLİLİĞİN HUKUKİ ZEMİNİ ZATEN VAR

Ortalama rakımı son derece düşük olan Marshall Adaları'nda ise iklim kaynaklı hareketlilik için yeni bir sistem sıfırdan kurulmak zorunda değil. ABD ile yürürlükte olan Serbest İttifak Anlaşması kapsamında Marshall Adaları vatandaşları belirli koşullar çerçevesinde ABD'ye vize almadan kabul edilebiliyor, burada yaşayabiliyor, çalışabiliyor ve eğitim görebiliyor. Bu düzenleme doğrudan bir iklim göçü anlaşması olarak hazırlanmış olmasa da deniz seviyesindeki yükseliş nedeniyle gelecekte artabilecek nüfus hareketleri açısından mevcut bir hukuki kanal oluşturuyor.
MALDİVLER DAHA YÜKSEK VE DAYANIKLI YERLEŞİMLERE YÖNELİYOR
Hint Okyanusu'ndaki Maldivler ise önceliği ülke içinde daha dayanıklı yaşam alanları oluşturmaya veriyor. Deniz doldurularak oluşturulan Hulhumale, başkent Male çevresindeki yoğunluğu azaltmanın yanı sıra iklim riskleri dikkate alınarak geliştirilen büyük ölçekli bir yerleşim alanı olarak öne çıkıyor. Dünya Bankası değerlendirmelerinde de ülkenin gelecekteki planlamasında ada yükseltme, kıyı koruma yapıları, iklime dayanıklı altyapı ve mercan resifleri gibi doğal koruma sistemlerinin birlikte ele alınması gerektiği belirtiliyor.
Maldivler'de başka ülkelerden arazi satın alınması fikri de geçmişte en kötü senaryoya karşı bir güvence olarak gündeme getirildi. Ancak güncel uyum politikalarında ağırlık, nüfusun hemen ülke dışına taşınmasından çok mevcut adaların yaşanabilirliğini koruyacak yatırımlara, daha güvenli yerleşim merkezlerine ve iklim finansmanına veriliyor. Turizm ve balıkçılığın ülke ekonomisindeki büyük ağırlığı nedeniyle mercan resiflerinin ve kıyı ekosistemlerinin korunması yalnızca çevresel değil, ekonomik açıdan da kritik görülüyor.

VANUATU'DA ÖNCELİK ÜLKE İÇİNDE PLANLI YER DEĞİŞTİRME
Vanuatu'nun yaklaşımında ise ülke içindeki daha güvenli alanlara planlı taşınma önemli yer tutuyor. Yönetim, iklim değişikliği ve afetler nedeniyle insanların yer değiştirmesine ilişkin ulusal politikasını yıllardır uyguluyor ve bu politikayı değişen risklere göre güncelliyor. Planlı yer değiştirme, yalnızca evlerin başka bir noktaya kurulması olarak değerlendirilmiyor; yeni bölgede arazi hakkı, içme suyu, elektrik, okul, sağlık hizmetleri, geçim kaynakları ve kültürel bağların korunması gibi unsurların birlikte planlanması gerekiyor.
“İKLİM MÜLTECİSİ” İÇİN OTOMATİK BİR ULUSLARARASI STATÜ YOK

Bu ülkelerin karşılaştığı en önemli sorunlardan biri de uluslararası hukukta ortaya çıkıyor. Kamuoyunda sık kullanılan “iklim mültecisi” ifadesi, 1951 Mülteci Sözleşmesi kapsamında başlı başına tanınmış bir hukuki statü değil. Bu nedenle yalnızca deniz seviyesindeki yükseliş nedeniyle başka bir ülkeye gitmek zorunda kalan kişilerin otomatik olarak mülteci statüsü kazanması söz konusu değil. Tuvalu-Avustralya örneğindeki gibi özel ikamet yolları, bölgesel hareketlilik anlaşmaları ve ülkelerin kendi göç mevzuatlarında oluşturacağı düzenlemeler bu boşluğu doldurabilecek araçlar arasında değerlendiriliyor.
TOPRAK KAYBOLSA BİLE DEVLET VARLIĞINI SÜRDÜREBİLİR Mİ?
Tartışmanın daha karmaşık boyutunu ise ülkelerin hukuki geleceği oluşturuyor. Bir devletin fiziki topraklarının önemli bölümünün yaşanamaz hale gelmesi; vatandaşlık, Birleşmiş Milletler üyeliği, deniz yetki alanları ve doğal kaynaklar üzerindeki hakların ne olacağı sorularını gündeme taşıyor. Pasifik ada devletleri ve diğer küçük ada ülkeleri, iklim değişikliği nedeniyle toprak kaybının devlet olma niteliğini sona erdirmemesi gerektiğini savunuyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Hukuk Komisyonu da deniz seviyesindeki yükselişin devletlerin devamlılığı, deniz alanları ve etkilenen insanların korunması üzerindeki sonuçlarını kapsamlı biçimde ele aldı.

TEK ÇÖZÜM GÖÇ DEĞİL
Uzman kuruluşların yaklaşımı, hareketliliğin iklim uyumunun son aşamalarından biri olması gerektiğine işaret ediyor. Kıyıların korunması, tatlı su kaynaklarının güvence altına alınması, yapıların yükseltilmesi, erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi, mercan resifleri ve mangrovlar gibi doğal bariyerlerin korunması, ekonomik faaliyetlerin çeşitlendirilmesi ve gerektiğinde ülke içinde planlı taşınma birbirini tamamlayan önlemler arasında yer alıyor. Buna rağmen riskin tamamen ortadan kaldırılamadığı bölgelerde gönüllü ve düzenli uluslararası hareketlilik kanallarının önceden oluşturulması, insanların afet sonrasında düzensiz biçimde göç etmek zorunda kalmasını önleyebilecek bir seçenek olarak görülüyor. Böylece deniz seviyesindeki yükseliş, yalnızca kaç kilometrekare toprağın kaybolacağı sorusundan çıkarak vatandaşlığın, kültürün, ekonominin ve hatta bir devletin sınırları dışında nasıl varlığını sürdürebileceğinin tartışıldığı küresel bir meseleye dönüşüyor.





