TAM da,
TAM
da, "Rusya ile ilişkiler düzeldi, Alanya'ya Rus turist akın edecek, turizmcinin ve esnafın yüzü gülecek" diye sevinirken...
İstanbul'daki Atatürk Havalimanı'nda dün akşam itibariyle 41 vatandaşımızın hayatını kaybettiği, 150'ye yakın vatandaşımızın yaralandığı patlamadan hemen sonra TRT Haber'i açtım.
Devlet televizyonu ya, bizim vergilerimizle bize hizmet ediyor ya, ona güvendim, belki doğru düzgün ve "resmi" bilgiler alabilirim diye umut ettim.
Baktım, karşımda, saçları özenle geriye taranmış, muhtemelen jöle ile de sağlamlaştırılıp parlatılmış Yiğit Bulut adlı bir kişi vardı.
Türk halkının vergileriyle hizmet yapan TRT'nin ekranlarını son dönemde işgal eden kişilerden biri olan Yiğit Bulut, patlamanın çok fazla büyütülmemesi gerektiğini söyleyerek gazetecilere uyarılarda bulunuyordu.
Daha doğru bir tanımlamayla, gazetecilere "Haddinizi bilin, bu haberleri görmezden gelin" demeye getiriyordu lafı.
İşaret parmağını kameralara doğru sallayarak "uyarı yapma" yetkisini nereden aldığı belli olmayan (!) ve adeta "Sahibinin Sesi" gibi konuşan Yiğit Bulut, epeyce bir süre gazetecilere çemkirdikten sonra, fal taşı gibi açtığı ve öfkeli bir görünüm vermeye çalıştığı gözlerini kameralara dikip, "Haberleri yapmak boyunuzu mu uzatıyor?" diye sordu.
Haberleri yapan gazetecilerden biri olarak hemen yanıt veriyorum: "Hayır, boyumuz uzamadı, mesleğimizi yaptık."
Şöyle ki...
Ülkenin en büyük ve en kalabalık havalimanına o ağır makineli tüfeğin ve 41 can alıp yüzlercesini yaralayan o bombanın nasıl girdiğini sorgulamak, boyumuzu uzatmadı.
Pek çok ülkeden gelen uçağın gerek iniş kalkış için, gerekse uzak rotalara ulaşmak için mola noktası amaçlı kullandığı bir havalimanında hayatını kaybedenlere, daha kaba tabirle pisi pisine ölenlere resmi ağızların "şehit" diyerek ölümleri neden dini bir kılıfa soktuğunu, şans eseri halen yaşayan diğer 78 milyonun gözünde bu ölümlerin neden yumuşatılmaya çalışıldığını sorgulamak da boyumuzu uzatmadı.
Yapabildikleri tek şey, her patlama sonrası, her ölümlü saldırı sonrası bu olayları kınamak, lanetlemek ve olay yerine gidip kırmızı karanfil bırakmak olan siyasi otoritenin bu işi becerip beceremediğini sorgulamak, boyumuzu uzatmadı.
MİT'in ne iş yaptığını, bu saldırılardan sonra hükümet adına açıklamaları neden İçişleri Bakanı'nın değil de, misal Tarım ve Köy İşleri Bakanı'nın, veya Gümrük ve Ticaret Bakanı'nın yaptığını "Ne alaka kardeşim" diye sorgulamak da boyumuzu uzatmadı.
Bilmem kaç yüz korumayla dolaşıp, bilmem kaç milyon dolarlık zırhlı arabalarla gezip, sonra da her patlamada ölenlere "şehit" diyenlere, iki damla gözyaşı akıtıp toplumun gazını alanlara, "Bu sefer de yırttık, darısı bir sonraki patlamanın başına" deyip gün kurtaranlara, "Hadi len ordan, biz zaten yemiyorduk bunları, diğerleri de uyanmaya başladı" demek, boyumuzu uzatmadı.
Bakın kardeşim!
Hiçbir Avrupa ülkesi; sırf köprü, yol, otoban, üstgeçit, havalimanı yaptık diye bizi kıskanmıyor, uyanın artık rüyadan.
Hatta kıskanmak bir yana...
Bazı ülkelere dün efelenip bugün "biz ettik sen etme" deyip özür dilediğimiz için tüm dünya içine düştüğümüz bu duruma kıs kıs gülüyor, haberiniz yok!
Türkiye Cumhuriyeti; bir ailenin... menfaatleri için bir araya gelmiş, mamaları verildiği için susanların... bu yüzden ağalarını paşalarını koruyup kollayanların... ağabeylerine laf söyleyenlere sosyal medyadan çakanların... nedense ülkenin cari açığını kapatmakla yükümlü kılınan kanun kaçaklarına kol kanat gerenlerin... beslenme, yeme içme, yan gelip yatma, sadece kendilerinin değil, yedi sülalelerinin hayatlarını garanti altına alma yeri değildir.
Siz evdeki beyaz perdelikleri "kefen" niyetine alıp sokağa güvenle çıkabilirsiniz ama biz her gün "Acaba ölme sırası bugün bizde mi?" diye sokağa çıkmak, bu ruh haliyle yaşamak istemiyoruz.
"Acaba bugün kimin hangi şahsi hırsları için ülkenin hangi komşusuyla papaz olacağız da ekonomi rayından çıkacak, yine çoluk çocuk perişan olacağız" diye yaşamak da istemiyoruz.
Biz...
Çocuk tecavüzcülerinin korunmadığı, Suriyelilerin, IŞİD militanlarının sokaklarında özgürce cirit atmadığı, hırsız ve rüşvetçilerin siyasi koruma kalkanına alınmadığı, şehirlerinde özgürce ve korkusuzca dolaşılan, insanların din ve mezhep üzerinden kutuplaştırılmadığı, rantın değil eğitimin kutsallaştırıldığı, adam kayırmacılığın değil liyakatin önemli kılındığı, bugün "bilmem ne bakanı" olanın yarın başka bir "bilmem ne bakanı" yapılmadığı, torpil ve "bizim oğlan" anlayışı yerine işin ehline verildiği bir Türkiye istiyor ve bekliyoruz.
Elbette Türk istiklâlini ve Türk Cumhuriyeti'ni ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek birinci görevimiz.
Bu nedenle, dış mihrakları bir şekilde bertaraf ederiz de, aramızda sinsice dolaşan hain iç mihrakları ne yapacağız, işte orası tam bir muamma!