Göç Hikayeleri / Yasin KINAY
- Gelecekteki dünya düzeninde, Türkiye yeni ve güçlü bir aktör olarak varlık gösterecek, pandemi süresince bunu hepimiz gördük
Bu hafta ‘Göç Hikayelerini’ anlattığım özel röportajda, 1928 yılında doğan Prof. Dr. Alfred Kosing’le görüştüm. Kendisi, geçen yüzyılda yaşanan savaşlara, olaylara, devrimlere, “insan hayatının ve dünyanın değişimine” şahitlik etmiş bir felsefe profesörü. Geçtiğimiz yüzyılın kilometre taşlarını döşeyen olaylara tanık olmuş, yaşayan bir tarih… Böyle bir insanla konuşup, sohbet etmek gerçekten heyecan verici
RÖPORTAJA hazırlanırken üzerinde çalıştığım biyografi, gerçekten sıra dışı, her insana kısmet olmayacak türden… Kosing, 2. Dünya Savaşı’nda asker olarak görev yapmış. Ardından, Almanya’nın köklü üniversiteleri arasında başarı ile geçen bir ömür. Akademik başarılar, yayınlanan sayısız makale, kitap ve yazılan on binlerce sayfa… İki Almanya’yı, birbirinden derin bir şekilde ayıran duvarın “inşasına ve yıkımına” şahit olmuş. Türkiye Felsefe Kurumu'nun başkanı felsefe profesörü, akademisyen ve yazar olan İoanna Kuçuradi ile de yakın dost olan Alfred Kosing, aynı zamanda “Dünya Profesörler Derneği Başkanlığını” da yürütüyor.
Son 20 yıldır, Türkiye’de, Alanya’da yaşıyor. Alanya’ya “evim” demesi, vefatından sonra, burada defnedilmek istemesi, onu bizlerden, bu toprağın insanlarından birisi yapıyor. Farklı dil, farklı inanç ve farklı kültürlerden olsak bile, ayak bastığımız, nefes aldığımız bu coğrafya, bizi “görünmez iplerle” birbirimize bağlıyor.
- Hayat hikayenizden biraz bahseder misiniz?
1928 yılında şu anda Polonya sınırları içinde bulunan Wilczkowo adlı 800 kişilik bir sınır köyünde dünyaya geldim. Köyümüz el işçiliği ile geçimini sağlıyordu. 2. Dünya Savaşı öncesinde 1938’de, ben o zaman 10 yaşındaydım, köyümüze ilk olarak Almanya düşmanı olan Polonyalı esirler geldi. O zamanlar meraklı bir çocuktum. Esirler gündüz tarlada çalışıyor, akşam da köyün bir evinde toplu olarak kalıyorlardı. Bir sene sonra köyümüze bu sefer Fransız esirler geldi. Her hafta Fransız askerlerden birinden Fransızca öğrenmeye başladım. O zamanlar çocuk olduğum için savaşı çok fazla anlamıyordum. “Savaş neye hizmet ediyordu? Rusya ve Fransa’ya neden saldırmıştık, oysa ki bize herhangi bir saldırı olmamıştı…” böyle düşünüyordum. O zaman da benim için “insan”ın dini, dili, ırkı şimdi de olduğu gibi benim için fark etmiyordu. Zaten halklar arasında düşmanlık hiçbir zaman yoktur. Ekim 1944 ve Nisan 1945 arasında zorunlu olarak alındığımız askerde, bahriyeli olarak görev yaptım. 16 yaşındaydım ve artık halklar arasında düşmanlık olmasa da, “ülkemizi savunmak” gerektiğini öğrenmiştim.
Savaşın son haftasında, üzerimde askeri üniforma bir patikadan ilerlerken, yaşlı bir askerle karşılaştım. Bana üniformamı çıkararak yeraltına inmemi ve çıkmamamı söyledi, çünkü savaş 1 hafta içinde bitecekmiş... Söylediğini yaparak hayatta kaldım. Bir hafta sonra savaş sona erdi. Hayata yeniden başlamam gerekiyordu… Bütün Almanya yıkıldığı için inşaatlarda çalışmaya başladım. Etrafımda ki büyüklerle birlikte, işçi hakları ile ilgili konuşmalara katıldım. Bu gün, dönüp de geçmişe baktığım zaman, hayattaki en büyük şansımın, gençken benden yaşça büyük insanların yanında olmak olduğunu görüyorum. Onlar sayesinde okumaya karar verdim. İlk olarak hâkim yada savcı olabilmek için, “Hukuk Fakültesine” kaydoldum, daha sonra karakterime uygun olmadığını görüp, bıraktım. Felsefe ve tarih konularına eskiden beri ilgi duyardım, bu alana yöneldim ve Halle-Wittenberg Martin Luther Üniversitesi’nde eğitim almaya başladım. 1950’de Berlin’deki Humboldt Üniversitesi’ne geçtim.
1964 yılında Leipzig’de Karl Marx Üniversitesi’nde “Profesör” oldum. 1968-1969 yılları arasında aynı üniversitede “Dekan” olarak görev yaptım.
Ayrıca Paris Felsefe ve Sanat Enstitüsü’nde “Direktör” olarak görev yaptım. Bu dönem içinde “Akademisyen ve Bilim İnsanı” olarak, sayısız kitap ve on binlerce sayfa yazı yazdım. 1991 yılında Berlin Duvarı yıkılıp da “karşı devrim” olduğu zaman kongre benim gibi bir çok bilim insanının işini kaybetmesine sebep oldu.
Eşimle birlikte, hayata “yeniden” başlamamız gerekiyordu… Hayatımızı devam ettirmek için yayın evleri için masal çevirileri yapmaya başladım. Daha başka ne yapabiliriz diye düşündük. Eşimin esas işi ekonomi, fakat aynı zamanda kozmetik konusunda da eğitimi var. Bu sayede Berlin’de bir “Kozmetik Enstitüsü” kurduk, çok güzel bir binamız vardı ve bizimle beraber 10 kişi daha çalışıyordu, ben maddi konularla ilgilenmeye başladım. Zaman içinde çok başarılı bir işletme haline geldik ve o zamana göre geniş bir müşteri kitlesine ve iyi bir gelire sahip olduk. Fakat süreç içinde günde 12-14 saat çalışan eşim, çok fazla çalışmaktan dolayı tiroid kanseri oldu ve büyük bir operasyon geçirmesi gerekti. Bu süreçten sonra Kozmetik Enstitüsünü elden çıkarttık. Ve bir kere daha hayata yeniden başlamak için, Türkiye’ye yerleşmeye karar verdik.
- 2. Dünya Savaşı’na şahit oldunuz. Savaştan sonra dünyada nasıl bir dönüşüm oldu?
Ben 2. Dünya Savaşı’nı yaşadım, fakat benim babam 1960 yılında onu kaybedene kadar, hem 1. hem de 2. Dünya Savaşı’nı gördü. Savaşın dünyanın en kötü şeyi olduğunu bizler yaşayarak gördük. Savaştan sadece güçlü olanların çıkarı var. Aradan 75 sene geçti. Savaşı yaşayan insanlar olarak bizler Almanya’nın gittiği yolun iyi bir yol olmadığını gördük ve öğrendik. Savaşı yaşayan jenerasyon olarak diğerlerine öğretmeye çalıştık, “öğrenip öğrenmediklerinden” emin değilim. Dediğim gibi, “Savaş güçlü ülkelerin işlerine geliyor.” Her zaman savaşlardan “kimin çıkarı” olduğuna bakmak lazım. 1945’den sonra savaşı kazanan taraflar, Alman silahlarının toplanmasını sağladılar ve kutuplaşan dünyada soğuk savaş başlamış oldu. Hemen ardından 1952’de NATO kuruldu ve dünyadaki düzenin tarafları belli oldu. Almanya’daki bazı sermaye odakları kendilerini güçlendirmek için “Batı Almanya’ya” destek verdiler ve Almanya ortadan ikiye bölündü. 75 senelik bu uzun zamanı düşündüğümüzde tehlikeli olan, yeni jenerasyonun bu olaylardan “hiçbir şey” öğrenmemiş olmasıdır.
“Savaşın ne demek olduğunu sadece savaşı yaşayanlar bilir; yaşamayan savaş hakkında hiçbir şey bilmez.”
- İnsanlık son hızla giden bir trenin içinde herkes çığlık çığlığa… Sizce bu gidiş, iyiye mi, yoksa daha kötüye mi?
İnsanlık yaşanılan sayısız savaştan, maalesef hiçbir şey öğrenmedi. Kapitalizm ve onun temsilcisi, dünyanın jandarması olan ABD dünyanın daha iyi bir yer olmasına hizmet etmiyor. Maalesef Almanya da onu taklit ediyor. ABD’nin dünyada yaptığı şeyi farklı bir biçimde Avrupa da yapmaya çalışıyor. Bu sebeple şu anda maalesef “Faşist Sağ” kesim çok güçlendi. “İyiye doğru yol alan hiçbir şey yok.” Bu guruptaki insanlar, Almanya’nın eski faşist yanını temsil ediyor, bu durum insanların 2. Dünya Savaşı’ndan hiçbir şey öğrenmemiş olduğunu gösteriyor.
- Başarılarla dolu bir hayat hikayesinden sonra, Türkiye’de, Alanya’da yaşamaya karar verdiniz…
1990 yılında emekli olduktan sonra, İtalya, İspanya ve Yunanistan’a yerleşmek konusunda teklifler aldım. Fakat 1996 yılında Alanya’ya yaptığımız ilk tatilden sonra buradaki insanların yaşam biçimi, devletine ve milletine bağlılıkları ve abartıdan uzak doğal halleri bizi etkiledi ve aklımızda kaldı. Çocukların okula üniformayla gidiyor olması, toplumsal sınıf farkının olmadığını görmek, çok hoşuma gitti. Ve o tatilden sonra eşimle burada yaşamaya karar verdik ve bir ev satın aldık.
O tarihten bu yana, Alanya’da yaşıyoruz, burası bizim evimiz. Türkiye Felsefe Derneği Başkanı Ionna Kuçuradi de bizim eski dostumuz, onunla uzun yıllar önce Brighton’da tanışmıştık, Türkiye’de onunla da yeniden görüşme şansımız oldu. İlk aldığımız ev Oba Mahallesi’ndeydi.
20 yıldır da evimiz gibi hissettiğimiz Alanya’da yaşıyoruz ve bundan dolayı çok mutluyuz.
- Bu coğrafyanın kadim geçmişine baktığımızda, birlikte yaşama kültürünün bölgede halen devam ettiğini görüyoruz. Hayatını burada geçiren yerleşik yabancıların, kentin nüfusunda önemli bir yeri var, bu konu ile ilgili ne söylemek istersiniz?
Türkiye ve Alanya buraya yerleşen yabancıların özgür bir şekilde yaşayabildikleri bir yer. Yaşadığımız bölgenin tarihine ve kültürüne baktığımız zaman bunun çok eski zamanlardan beri bu şekilde olduğunu görüyoruz. Buranın enerjisi bu kadar farklı kültürün bir arada yaşamasına olanak sağlıyor. Bu durumda şüphesiz ki bölgeye büyük bir renk katıyor. Bir çok farklı milletten insan Alanya ekseninde bir arada birlikte güven ve huzur içinde yaşıyorlar.
- Covid-19 dünyayı yeniden dizayn ediyor. AB ülkelerinde virüsle başa çıkma ve yardımlaşma konusunda büyük bir fiyaskonun yaşandığı görülüyor. Korona sonrasında nasıl bir Avrupa bizi bekliyor?
AB ülkeleri pandemiyle büyük bir savaş veriyor. Bu savaşta herkes kendi kabuğuna çekildi ve AB’nin başarısız bir topluluk olduğunu herkes gördü. Bu durum beni hiç şaşırtmadı. Avrupa Birliği çok fazla eksikleri olan bir topluluk. Tüm AB ülkesi vatandaşlarına eşit şekilde davranılmadığı gibi, böyle bir çaba hiçbir zaman olmadı. Virüs ortaya çıktığı zaman herkes “sınırlarını kapattı.” AB’nin durumunu buradan anlayabilirsiniz. Bu toplulukta herkesin “çıkarı” birbirinden farklı, materyalizm Avrupa’da çok fazla gelişti. AB topluluğu yıkılmaya mahkûm bir yapıdır. Çünkü “Adalet” ortadan kalktı. AB ülkeleri, en yüksek demokrasi anlayışının kendilerinde olduğunu sanıyorlar. Bu düşüncenin birlik ülkelerinde yaşayan halka faydası olması gerekirken, sadece Almanya ve Fransa bu durumdan avantaj sağlıyor. Diğer ülkelere hiçbir faydası yok. Bu ülkeler “kapitalizmin merkezi” haline geldiler. Kapitalizm konusunda birbirlerine çok iyi birer rakip oldular. AB topluluğu aslında ekonomik temele dayanan bir yapı gibi görünerek, insanları eski “alışkanlıkları ve kültürlerinden izole etmeye” hizmet ediyor. Dış politikalarında herhangi bir ortak nokta olmamasının sebebi de bu. Bu şaşırtıcı bir durum değil. Çünkü aslında “Avrupa Birliği” yok! Topluluktaki fakir ülkeler zaten bitik durumda, sağlık sistemleri çok kötü, bunu hep birlikte gördük, finans politikaları tabana yayılmıyor. Avrupa Birliği görünüşte bir topluluk fakat bu durumdan ekonomik olarak en fazla Almanya kazançlı, temelinde adalet olmayan bu topluluk dağıldığı zaman, ortaya “Yeni Almanya” çıkacak. Görünüşte birleşik Avrupa fakat esas konu “Yeni Almanya”. Almanya bu süreçten daha da güçlenerek çıkmayı hedefliyor. AB’de üretimin yüzde 60’ı Almanya’da gerçekleşiyor. Almanya bu üretimi diğer, sözde birlik ülkeleriyle paylaşmadığı gibi, topluluğun diğer ülkelerini Almanya’ya bağlı olacak şekilde dizayn ediyor. AB’deki herkes, Almanya’ya bağımlı. Alman büyük sermayesi dünya savaşlarından çok fazla şey öğrendi. Almanya, Avrupa’yı ele geçirmeyi iki kere denedi, 1. ve 2. dünya savaşlarında silah yolu denendi ve büyük felaketler yaşandı. Önemli olanın “ekonomik kalkınma” olduğu, bunun savaş yoluyla olmayacağı öğrenildi. Bugüne gelindiğinde, Almanya ekonomik olarak Avrupa’ya hâkim olma hedefine doğru ilerliyor. Sormak lazım, Avrupa’nın mı, yoksa Almanya’nın mı istediği şeyler önemli?
Almanya, NATO dolayısıyla ABD’ye sıkı sıkıya bağlı ve maalesef kendine ait bir politikası yok. ABD politikalarının devamı şeklinde. Almanya kendi politikalarını yapmalı. Almanya’nın hedefi, AB dağıldığında “Yeni Almanya’nın” ortaya çıkması. Kısaca Avrupa birliği görünüşte var ama gerçekte yok, çünkü bir ordusu yok. Türkiye AB topluluğuna üye olmadığı için çok şanslı.
- Türkiye ve Almanya arasında kökleri çok eskiye dayanan bir ilişki olmasına rağmen işler bir türlü yolunda gitmiyor.
Sizce anlaşmazlıkların temelinde ne yatıyor?
Almanya eğer geçmişe dönüp bakarsa, birbiriyle hiç savaşmamış iki ülkenin arasında çok daha iyi ilişikler olması gerekirken neden böyle olmadığını kendine sormalı.“Almanya’da yaşayan Türkler de bizim vatandaşlarımız gibi vergilerini ödemekteler. Onların da Alman ekonomisine katkısı tartışılmaz.” Türklerin, genel olarak eskiden bu yana Almanlarla ilgili bir karşı görüşleri yok. Tam tersi Almanlara ve Almanya’ya karşı sempatileri var, ne yazık ki Almanya için durum öyle değil. Almanya ekonomisinde Türk’lerin önemli bir pozisyonu var. Bu durum Almanların hoşuna gitmediği için “milliyetçilik” artmaya başladı. AFD partisi halka açık olarak, bu Türkler burada ne arıyorlar, boğaza dönüp develerine binsinler, diye açık açık söylüyor. “Almanya’nın bu günlere gelmesinde, emek harcayan insanlarla ilgili siz nasıl böyle bir şey söylersiniz?” diyen yok. Kendini beğenmişlik durumu bu hale getiriyor. “Yabancı düşmanlığı artıyor.” 2. Dünya Savaşı da bu sebeple çıkmıştı. Bunu herkesin yeniden hatırlaması lazım. Alman ekonomisi hükmetmeyi sever ve hegemonya kurar. Dünyada ekonomide kendilerinden olmayana kötü davranıyorlar.
- İlişkilerin daha iyi olması için sizce neler yapılmalı?
Ben kendi adıma burada çok severek yaşayan bir profesör olarak, aracılık yapmaya, iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek amacıyla, bir kültür elçisi olarak elimden geleni yapmaya hazırım. Bugüne kadar kitaplarımda anlattım, bugün bile hala bana gelen soruları cevaplamaya çalışıyorum. Temel sorun “milliyetçilik.” Bunu söylerken “Alman milliyetçiliği ve Türk milliyetçiliğini” birbirinden ayırmak gerekiyor. Tabi ki her millet kendisiyle gurur duyabilir, fakat bu kendinden olmayanları dışlama, aşağılamaya dönüşmesi büyük bir hata, kendi milletini sevmek diğerlerini tanımamak anlamına gelmemeli. “Alman milliyetçiliği Türk milliyetçiliğinden farklı olarak, kendini beğenmiş bir milliyetçilik.” Türkiye’de yabancı düşmanlığı yok. Bunları söylerken benim Doğu Alman olduğumu belirtmem gerek. Bizim geçmişimiz Batı Almanya’dan daha farklı, bizim geçmişimizde “toplumsal dayanışma var, tevazu var.”
- Virüs sürecinde Türkiye’deydiniz… Dünyayı ve Avrupa’yı iyi bilen bir insan olarak, Türkiye’deki sağlık sistemini nasıl değerlendirir, kıyaslarsınız?
Türkiye’deki sağlık sistemi gerçekten çok başarılı. Avrupa ve dünya sağlık konusunda bence Türkiye’nin bu başarısını örnek almalı. Maalesef Alman medyasında Türkiye’nin pandemi ile mücadelede başarısız olduğu yönünde çıkan haberler var. Oysa burada durum tam tersi. Türkiye’deki hastaneler, Alman hastanelerine göre daha başarılı, eğer büyük bir ameliyat geçirecek olsam Türkiye’de olmasını tercih ederim. Virüsle mücadele konusunda Türkiye diğer ülkelerden daha önce önlem almaya başladı. Bu bakımdan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’yı ve Türk hükümetini tebrik etmek lazım. Avrupa’nın kötü bir birliktelik sergilediğini pandemi gösterdi. Eğer AB bir topluluksa, neden Almanya sınırlarını kapatarak “İtalya’nın durumuna düşmeyiz” dedi? İtalya ve İspanya’ya AB topluluğu üyesi olmayan Türkiye yardımda bulundu. Almanya şöyle yapmalıydı, AB’nin en zengini olarak Almanya ve Fransa, İtalya’ya daha fazla yardım edebilmeliydi. 40 bin yoğun bakım yatağı bu süreçte boş kaldı. Ağır durumda olan İtalyanlara yardım edebilirlerdi. Daha sonra Almanya’nın kendini beğenmişliği yeniden ortaya çıktı, “Rusya ve Çin İtalya’ya yardım ediyorsa, perde gerisinde ne var acaba” dediler. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Berlin’de bir toplantıda kürsüde meslektaşlarıma anlattım. Türkiye ile ilgili konuşurken biraz daha vicdanlı olmaları gerektiğini söyledim. Ben orada yaşayan bir kişi olarak Türkiye’yi tuttuğum için değil “gerçeği” söylemek istiyorum. Almanya, kendini Avrupa sağlığında en büyük olarak görüyordu fakat Türkiye, bu konuda yaptığı devrimlerle Almanya’yı geçmiş durumda. Bu dünyaya verilmiş en büyük cevap. Türkiye’de sağlık ve hijyen konusu çok ileride, Türkiye’de hastane mikrobu yok. Almanya’da senede 40 bin kişi başarılı operasyonlar sonrasında “hastane mikrobundan” ölüyor. Maalesef Almanya medyası, Türkiye’nin yardım etmesi konusunda yanlış haberler yapıyor.
- 20 yıldır Türkiye’de, Alanya’da yaşayan birisi olarak okuyucularımıza son olarak neler söylemek istersiniz?
Türkiye’de ve Alanya’da yaşadığımız için çok mutluyuz. Bu tarihi coğrafya, insanın yaşamını geçirmesi için gereken her şeye fazlasıyla sahip. Bu sebeple her geçen gün daha fazla sayıda insan dünyanın farklı ülkelerinden, yaşamak için buraya geliyor. Bu kadar insanın bir bildiği mutlak var. Türk insanı, ülkesini seviyor, dışarıdan gelen bizlere karşı yardım sever insanlar. Sıcak kanlı Akdeniz insanı. Burada yaşadığımız 20 yıl boyunca, Türkiye’nin çok hızlı ve güçlü bir şekilde nasıl değiştiğine ve büyüdüğüne şahit olduk. Bütün bu süre boyunca Türkiye’de çok fazla olay gerçekleşti. Türkiye’nin başında geçen olaylar, bir başka herhangi bir ülkenin başından geçmiş olsaydı kesinlikle ayakta kalamazdı. Bütün bu gelişim ve değişimlerin başında, siyasi ve ekonomik olarak bu kadar bu kadar saldırıya rağmen politikalarını başarılı bir şekilde uygulayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan var. Türkiye, Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde tamamlanamayan bir çok projeyi, bu süre boyunca başarıyla hayata geçirdi. Gelecekteki dünya düzeninde, Türkiye yeni ve güçlü bir aktör olarak varlık gösterecek, pandemi süresince bunu hepimiz gördük. Gelecekte sağlık konusunda, Türkiye dünya için çok önemli bir merkez haline gelecek. Maalesef Türkiye Avrupa ve Almanya basınında doğru gösterilmiyor. Diğer ülkeler şu an kabul edip öyle söyleyemeseler de gerçek bu. Türkiye ile ilgili yapılan yalan haberlerin aksine bu ülke “insan hayatına önem veriyor” ve yardımda bulunduğu başka ülkelere de elinden geldiği kadar destek veriyor. Ben bunları kendi ülkemde görmedim, görmüyorum. Bu anlamda Türkiye örnek bir ülke, aslında bütün dünya, başarılı bir örnek teşkil ettiği için Türkiye’ye teşekkür etmeli, Türkiye bu süreçte her devletin yapması gereken şeyi yaptı. Bunu kimse görmezden gelemez. Bu başarının arkasındaki isim olan, “Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la tanışmayı çok istiyorum.” Eğer, Türkiye benden isterse, bir kültür elçisi olarak gerçekleri diğer insanlara anlatmak için yardımcı olmayı çok isterim.
Türkiye bizim evimiz. Bütün bunları sizlere anlatma fırsatı bulduğum için çok teşekkür ederim.
NOT: Prof. Dr. Alfred Kosing ve sevgili eşi Brigette Kosing’e bizleri evlerinde ağırladıkları için çok teşekkür ediyorum.
Bu röportajın gerçekleşmesini sağlayan memleket aşığı, kıymetli büyüğüm Fatma Sema Özsüer’e ayrıca teşekkür ediyorum.
.png)
Prof. Dr. Alfred Kosing, Fatma Sema Özsüer ve Yasin Kınay.
.jpg)
Prof. Dr. Alfred Kosing ve eşi Brigette Kosing 20 yıldır Alanya’da yaşıyor.
.jpg)
Kınay, röportaj öncesinde Kosing’in kütüphanesinde inceleme yapma fırsatı buldu.
.jpg)
Alfred Kosing ve Yasin Kınay.
.jpg)
Alfred Kosing, en kısa sürede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la tanışmak istiyor.