1917 Rus ihtilalı sonunda, memleketlerinde kalmalarının mümkün olmadığını gören binlerce Rus, ”onlara beyaz Rus denir” Kırım'dan ve diğer sahil şehirlerinden gemilerle kaçarak İstanbul'a gelmişler ve binlercesi, o dönemdeki...

1917 Rus ihtilalı sonunda, memleketlerinde kalmalarının mümkün olmadığını gören binlerce Rus, ”onlara beyaz Rus denir” Kırım’dan ve diğer sahil şehirlerinden gemilerle kaçarak İstanbul’a gelmişler ve binlercesi, o dönemdeki kıtlık ve yoksulluğa rağmen bu kişilere Türk halkı kucak açmıştır. Bu arada 986 Beyaz Rus Türk vatandaşlığına kabul edilmiş, bunun sonunda pek çok Rus kadını Türk’lerle evlenmiştir. Bülent Bakar adlı yazar, Esir Şehrin Misafirleri adlı kitabında, Rusya’dan kaçan bu zavallıların, gemilerle gelişlerini, nasıl karşılandıklarını uzun uzun anlatmıştır. Bugün Gazetesi Editörü Erdal Doğan, gazetede bu konuyu uzun uzun anlatmış olup, benim de yaşadığım bir olayı hatırlamama vesile olmuştur. Üç kez orman genel müdürü olmuş, Türk Ormancılığının duayeni merhum Ömer Özen 1945-1950 arasında Ayancık Orman İşletme Müdürü idi. Orman işletme müdürü aynı zamanda kereste fabrikasının da müdürü idi. Ormandan tomruklar, fabrikaya havai hat ve dekovil vasıtasıyla gelirdi. Fabrika 1930 yılında bir Belçika şirketi tarafından Zingal şirketi adıyla kurulmuş ve o zaman Balkanların en büyük kereste fabrikası idi. Her hafta Emek ve Yılmaz adlı iki yük gemisi ile mamul keresteler İstanbul’a sevk edilirdi. Şimdi ise ne o fabrika kalmış, ne havai hat, ne de lokomobil sesleri kalmıştır. Özelleştirme adıyla satıldı, alanlar hiçbir faaliyette bulunmayarak fabrikanın tüm makine ve binalarının hurdalaşmasına sebep olmuşlardır. Bir Ayancıklı olarak, kendi arsalarının ev ve üzüm asmaları, türlü meyve ağaçlarıyla donanmış dümdüz bahçelerinin istimlak edilerek o yerlere yapılmış olan fabrikanın yok edilmesini her zaman hüzün ile anımsarım. Anlatmak istediğim hususa gelince. Fabrikanın müdüriyetinde çalışan Ahat bey adında bir beyaz Rus vardı. Bekar ve kimsesiz olan bu kişiyi kim, nereden bulup getirmiş bilmiyorum. Müdüriyette, satış bölümünde elinde telefon, dekovillerin hangi depodan yük alacağını ve geliş, gidişlerini sağlamakta görevli idi. Ancak, her gün öğle vakti içmeye başlar, akşam evine zil zurna giderdi. Bu kimsesiz kişinin bu haline herkes acırdı ama kimsenin elinden bir şey gelmezdi. Parası bitinceye kadar bu hali devam ederdi. 1950 yılında işletme müdürü Ömer Özen, ABD Burslu olarak gönderilmişti. Ayrılış nedeniyle Ayancık’ta mühendisler, ustabaşları ve diğer personel kulüpte bir veda yemeği verdik. Yemeğin ortalarına doğru Ömer Özen elinde bardağı ile masaları dolaşmaya başladı. Sıra Ahat beyin bulunduğu masaya gelince Ömer bey boş kadehine rakı şişesinden bir miktar içki koydu, ardından da diğer şişeden su koymaya başladı ki, o şişede de rakı varmış. Müdür, Ahat beye şöyle bir baktı ve dedi ki: Ahat bu ne hal, her iki şişeye neden rakı koydun. Onun ne dediğini duyamadık ama Ömer beyin topluluğa hitaben “Arkadaşlar, biz müdür muavini Derviş beyle Ahat beye, maaşını tam vermemeye başladık, her gün yetecek kadar para veriyorduk. O da bunu kabullenmişti. Bu akşam, fırsat bu fırsat diyerek bol bol rakı içmeye başlamış” diyerek hepimizi güldürmüştü. Nerede ölmüştür, mezarı nerededir bilmiyorum, bu vesile hem O’nu, hem Ömer Özen’i hem de Derviş beyi anımsamış oldum. Ruhları şad, mekanları cennet olsun.Ruslar Türk’lere duyduğu minnetlerini şöyle dile getirmişler: Bize kardeş unvanını veren Türk milleti, kahraman olduğu kadar hissi olduğunu da pek güzel ispatlamıştır. Biz Ruslar olarak hiç bir zaman bu kadar iyilik ve cömertlik görmedik. Bu nedenle kardeşçe şükranlarımızı ve yine kardeşçe elvedamızı lütfen kabul edin. Aslanın soyluluğunu, gururunu ve cesaretini bir araya getiren Türk milletine her zaman hayran kalacağız.” İşte böyle, Türk milleti her zaman böyle kimsesizlere kucak açmış, yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiştir. İspanya’da zulme uğrayan Yahudiler, Almanya’dan Nazi soykırımından kaçan Yahudiler, Türk’ün sıcak bağrında barınmışlar ve yaşama imkanına kavuşmuşlardır. Irak’ta, Suriye’de katliamdan kaçan Kürt’lere dün olduğu gibi bugün de kucak açmıyor muyuz?