2026 YILININ ilk ayında dünya ekonomisinin manşetlerine baktığımızda, sayfanın tam ortasında devasa bir kelime parlıyor: Belirsizlik. Bu belirsizliğin gölgesinde ise her zamanki vakur duruşuyla tek bir maden ışıldıyor; altın. Peki, neden her sıkıştığımızda, sistem her çatırdadığında gözümüz o sarı metale kayıyor?

Tarih boyunca altın neden hep "kaosun panzehiri" olarak şaha kalkar?

İnsanoğlu binlerce yıldır devletlerin yıkılışına, paraların pul oluşuna ve imparatorlukların toz bulutuna dönüşmesine şahit oldu.

Bu süreçte ayakta kalan tek şey altın oldu. Altını güvenli kılan ne sadece rengi ne de nadirliği; o, aslında merkezi olmayan bir adaletin simgesi. Merkez bankaları bugün matbaaları son gaz çalıştırıp kâğıt paranın onurunu kırabilir ama simyacılar hâlâ laboratuvarda altın üretemedi.

Yer altındaki miktar sınırlı, arzı kısıtlı ve en önemlisi, arkasında bir devletin imzasına ihtiyaç duymuyor. Bir kâğıt para, o ülkenin ordusu ve ekonomisi kadar güçlüdür; altın ise fiziksel bir gerçekliktir. Devletler yıkılsa da o hala "altın" kalmaya devam eder.

​Bugün, 2026 yılında, Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki "ikinci baharı" dünyayı bir devletten ziyade dev bir holding gibi yönetme hırsıyla birleştiğinde, taşlar yerinden oynamaktan öte, adeta havada uçuşuyor. Artık karşımızda ideolojik bir lider değil, her şeyi "işlemsel" bir pazarlık masasına yatıran bir tüccar zihniyeti var.

Trump’ın "Grönland İnadı" ile başlayan süreç, Avrupa ile ipleri kopma noktasına getirirken, NATO’nun temelindeki çatlaklar yatırımcıyı "yarın hangi ittifak dağılacak?" korkusuyla güvenli limanlara itiyor. Güney Amerika’dan gelen haberler, küresel siyasetin ne kadar "vahşi batı" kurallarına döndüğünü kanıtlar nitelikte. Venezuela Devlet Başkanı’nın sansasyonel bir operasyonla adeta bir film sahnesini andırırcasına alıkonulması, uluslararası hukukun bir kenara itilip "güçlü olanın kuralı koyduğu" yeni bir dönemi başlattı. Bu tür diplomatik haydutluklar ve devlet otoritesinin bu denli sarsılması, sermayeyi korkutmakla kalmıyor, onu fiziksel varlıklara hapsediyor.

​Daha doğuya baktığımızda, Orta Doğu’da sönmek bilmeyen İsrail merkezli ateşin, artık sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel enerji hatlarını rehin alan bir kördüğüme dönüştüğünü görüyoruz. İran ile yaşanan gerilim her an bir nükleer kumarın masaya sürülmesine gebe.

Kuzeyde ise Rusya ve Ukrayna arasındaki savaş dördüncü yılına yaklaşırken yarattığı yıpranma, Avrupa’nın sanayi kalbini durma noktasına getirdi. Trump’ın "Rusya ile anlaşırım ama bedelini herkes öder" yaklaşımı, Ukrayna cephesini belirsiz bir gri bölgeye hapsederken, Çin faktörü sessizce ama derinden büyüyor. Çin, Tayvan boğazında diş gösterirken bir yandan da elindeki devasa dolar rezervlerini hızla eritip altına yatırıyor. Pekin yönetimi, doların bir silah olarak kullanıldığı bu yeni dünyada, kendi zırhını altınla örüyor.

Şu anki tabloda; dünya artık diplomasi masası değil, bir tüccarın elinde her an devrilebilecek bir pazarlık tezgahıdır. Trump’ın attığı her Tweet, uyguladığı her ek gümrük vergisi ve müttefiklerini bile tehdit eden çıkışları piyasaların kimyasını bozuyor. Kâğıt paraların (Dolar, Euro, Yuan) birbirine karşı değer kaybettiği bu ortamda, altın tek gerçek "hakem" pozisyonuna yükselmiş durumda. Önümüzdeki süreçte altının ons fiyatının 5 bin dolar barajını aşması artık bir spekülasyon değil, bu matematiksel kaosun doğal bir sonucudur. ABD’nin ödenemez boyuta ulaşan borç sarmalı, jeopolitik krizlerin harlanması ve "tüccar siyasetinin" yarattığı güvensizlik, altını bir yatırım aracından çok bir "hayatta kalma kiti" haline getirdi. Sonuç olarak; Tarih bize şunu defalarca öğretti: Ne zaman devlerin kavgası başlasa, kağıtlar değil, sadece altın yere sağlam basar.

Esen kalın.