Yeni Alanya'nın, Atatürk'ün silah arkadaşı Kılıç Ali'nin oğlu Gazeteci-Yazar Altemur Kılıç'la vefatından 13 yıl önce yaptığı röportaj hala hafızalarda. İşte o çarpıcı röportaj

Altemur Kılıç'ın ardından

RÖPORTAJ: FERİT KESEN 
'ATATÜRK NİNEME YASİN OKUTURDU' 

"Benim çocukluğum Atatürk'le geçti. Hatta Atatürk birgün haber yollamış büyükanneme, 'Demsas Hanım bana bir Yasin okusun' diye. Büyükannem Yasin okudu ve Atatürk'e götürdü. Atatürk dinsiz değildi, dinin suistimal edilmesine ve hurafelere karşıydı. Allah'a inanırdı." 

- Alanya'yı nasıl sevdiniz?

Alanya'ya ilk kez beni 19 yıl önce  Ahmet Tokuş çağırdı. Burada Hüseyin Hacıkadiroğlu ile tanıştık, onun otelinde kaldık. Ahbaplığımız gelişti. Orada Hüsamettin Ertunç diye bir kişi vardı, Panaroma Otel'de çalışıyordu. Bir ara otellerde kalacak yer bulmakta zorlandık. Hüsamettin bu sırada, "Burada ev alsanıza" dedi. Alanya'da ev sahibi olmak aklımıza yattı. Alanya'yı çok sevmiştik. Bir ev aldık ve Alanyalı olduk. 

- Artık yaz-kış Alanya'da mı yaşayacaksınız?

Evet, artık bu şehirde oturacağız. Alanyalı olduk. Burası çok rahat. İnsanları, iklimi çok iyi. Yazları sıcak oluyor ama artık klima icat edildi. Alanya'dan internet vasıtasıyla gazetelere yazmaya devam ediyorum. Tüm dünya basınını da internetten takip ediyorum. Habertürk'te "Kılıç Faktörü" adlı bir programım vardı. Bu programı Alanya'da olduğum için yapamıyorum. Tek sorun bu. Bu sorunu da "Liberal Görüş" adlı programı hazırlayan Cüneyt Ülsever'le her perşembe akşamı canlı bağlantılar yaparak çözüyoruz. Diğer TV'lerden canlı bağlantı istediklerinde de Alanya'daki evimi arıyorlar. 

- Alanya'da bir gününüz nasıl geçiyor? 

Valla, evim dördüncü katta olduğu için pek fazla dışarı çıkmıyorum. Sabah uyanınca hemen bilgisayara geçip, dünya gazetelerini tarıyorum. Ondan sonra oturup, gazetelere yazı yazmaya başlıyorum. Şu anda haftada 7 köşe yazısı yazıyorum. Yeni Çağ'a 4 kez, Yarın'a 3 kez, Kurultay'a da haftada bir kez yazıyorum. Mehmet Ali, (Dim) Yeni Alanya'ya da Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri yazı istedi. 

- Atatürk'ün yaveri ve silah arkadaşı olan babanız Kılıç Ali'den bahseder misiniz?

Babam asker. Hikayesi de çok ilginç. Ben bugün milliyetçi, vatanperver ve Atatürkçü isem bunu babama borçluyum. Babam bir subay. O zaman Küçük Zabit Okulu'ndan mezun olmuş. Fakat Balkan Harbi, Çanakkale gibi bütün savaşlarda bulunmuş. Çanakkale'de piyade hücumunda bacağından yaralanmış. İngilizler'le ya da  Anzaklar'la çarpışırken gazi olduğu için, nerede bir  Avusturyalı görsem, "Babamı bacağından vurmuşsunuz" diye şaka yaparım. Benim Turancılığım da babamdan gelir. Babam Nuri Paşa'nın da yaverliğini yapmış. Azerbaycan'a 1917 yılında bir İslam Ordusu gitmiş. Nuri Paşa komuta ediyormuş orduya. Hatta bugün Bakü'deki Türk Büyükelçiliği'nin kapısında Nuri Paşa ile babamın fotoğrafı bulunuyor. Savaş bitiyor. Mütareke yapılıyor. Babam ve üç arkadaşı İstanbul'a dönüyorlar ve kötü kötü düşünüyorlar biz ne yapacağız şimdi diye. Yani düşündükleri de Türkiye'nin hali ne olacak? Babam Kılıç Ali diye bilinir ama asıl adı Emrullahzade Asaf. O zaman yanında üsteğmenler Osman Tufan ve Yörük Selim de var. İstanbul işgal altında. Acı acı düşünüyorlar. O sırada Nuri Paşa, yani babamın eski komutanı bunları çağırıyor ve "Enver Paşa, Orta Asya'da. Türkiye'yi oradan kurtarmaya çalışıyor. Size ihtiyacı var. Enver Paşa'ya katılın" diyor. Nitekim hazırlanmış, birşeyler yapalım diye ama paraları yok. Orta Asya'ya gitmek için de para lazım. Eskiden İttihak ve Terakki'nin para işlerini Celal Bayar takip edermiş. Teşkilat-ı Mahsusa adlı gizli bir teşkilat var. Babam o teşkilatta çalışmış. Celal Bayar'dan para istemeye gidiyorlar ve Bayar'a "Bize yolluk ver" diyorlar. 
Bu arada babam bu konuları bizlerle fazla konuşmazdı. Sert bir babaydı. Biz babamızın yanında asla laubali olamazdık. Ayak ayak üstüne atamazdık. Neyse, Celal Bayar, "Para vereyim ama siz Enver Paşa'ya değil de Sivas'ta bulunan Mustafa Kemal'e katılın" diyor. Amcam Muzaffer Kılıç da o zamanlar Atatürk'ün yaveriymiş. Babam ve arkadaşları Samsun üzerinden Sivas'a gitmişler Atatürk'e katılmak üzere. Fakat Mustafa Kemal bunları Enver Paşa'nın casusları diye kabul etmek istemiyor. Bunları bekletiyor. Amcam Muzaffer Kılıç, Mustafa Kemal'in yanına giderek, "Paşam, Emrullahzade Asaf benim kardeş çocuğum. Güvenebileceğiniz bir adamdır" diyor ve Atatürk kabul ediyor. Bir karanlık vakitte, bir yeşil çuha etrafında babam ve arkadaşlarını topluyor. Babamın arkadaşlarına, "Sen hangi cephede çarpıştın, ne yaptın?" gibi sorular yöneltiyor. Sıra  babama geliyor ve "Sen benim her dediğimi yapar mısın?" diyor. Babam, "Yaparım" diyor. Atatürk, "O zaman tut şu lambayı" diyor. Babam, kızgın idare lambasına yapışıyor. Elleri yanıyor ama Atatürk'ü de ikna etmiş oluyor. Ve Atatürk'ün verdiği iki vazifeyi yerine getiriyor. Ardından 1938'e kadar Atatürk'ün yanından bir gün bile ayrılmıyor. 83 yaşında iken de öldü. 

- Kılıç soyadını nasıl aldınız? 
 
Bunun öyküsü de kendi boyutunda ilginçtir.  Asker olan babamın asıl adı Emrullahzade Asaf. Büyük babası Rodos’tan İstanbul'a göçmüş ve Vaade Çeşmesi'nde Kılıç Ali Mahallesi'ne yerleşmiş. Nüfus kütüğümüz de orada. Babam Sivas'ta Mustafa Kemal’e iltihak edince, Paşa onu önce, Bedirhan aşiretiyle birlikte ve El Aziz Valisi Ali Galip'le işbirliği halinde Sivas'tan kaçırmaya teşebbüs eden, Kürtleri tahrik eden İngiliz ajanı Binbaşı Noel’i yakalamaya memur etmiş. Otomobille kaçan Noel ve adamlarını yakalayamamışlar ama babam, valinin kasasında İngilizlerin verdikleri altınları bulup Mustafa Kemal'e teslim etmiş. Paşa'nın babama verdiği ikinci görev Ayıntap-Maraş havalisinde Kuvay-ı Milliye'yi örgütlemek. Mustafa Kemal Emrullahzade soyadını ve Rodos kökenli Yeşilimamzade soyadını beğenmiyor, “Sana askeri okulda ne derlerdi?” diye soruyor. O zamanın adetine göre semt adıyla “Asaf Kılıç Ali” derlermiş. Mustafa Kemal hemen “Tamamdır bu iş" diyor ve “Sen bundan sonra Kılıç Ali’sin. Soyadı kanunu çıkınca da Kılıç soyadını alıyoruz. 

- Bir de babanızın ikinci eşi, sizin üvey anneniz Füreya var. Kitaplara da konu olan Füreya'dan abileriniz hoşlanmamış ama siz hemen benimsemişsiniz.  

Öyle, ama baştan anlatayım. Bir kere babamın annemi boşaması Füreya yüzünden değildi. Babam hep Atatürk’ün yanında olduğundan biz halamda kalıyorduk. Açıkçası rahat edemedik onun yanında. Onun için babamın Füreya ile evlenmesi benim için çok iyi oldu. Ama abilerim pek hoşlanmadılar bu evlilikten. Ne yapacaktı ki babam, tabii evlenecekti. Füreya benim için yeni bir dünya oldu. Ailesi enteresandı. Güzel müzik dinleme zevkini, sanat anlayışını aşıladı bana. Ve bana bir anne gibi, daha doğrusu bir abla gibi davrandı. Çok sevdim Füreya’yı. Fakat sonuçta babamla dünyaları ayrıydı. Füreya sanata merak sarmıştı. Babam o muhite intibak edemedi. Müzik zevkleri bile ayrıydı.

- Buna rağmen uzunca bir beraberlikleri olmuş.

Oraya da geleceğim. Fakat Füreya’ya bir kez kızdım. Bir televizyon programında ‘Kılıç Ali ile ekonomik sebeplerle evlendim’ dedi. Söylenecek şey değil bu. Zorla almadı babam onu. O dönemler babamın iyi devirleriydi. Füreya da bu devirden istifade etti. Koleji bitirdiğimde Amerika’ya tahsile gitmem gerekiyordu, gidemedim. Çünkü babam Füreya’yı sanatoryuma göndermek zorundaydı. Ben hiçbir zaman üzülmedim bunun için, Füreya’nın sağlığına kavuşması daha önemliydi. 
Fakat Füreya’nın babamla ilgili bunu söylemesi beni çok üzdü. 
O günden sonra da aramadım zaten onu.

- Füreya’nın Atatürk’e yakın olma isteğinin de Kılıç Ali ile evlenmeye karar vermesinde etken olduğu izlenimi ediniliyor kitaptan. 

Biraz yakıştırma gibi geliyor bana. Anlaşılan babam aşık olmuş Füreya’ya. Genç, derli toplu, iyi bir aileden Füreya. Fakat Atatürk’e yakın olmak filan... Ama olmuş Atatürk’e yakın. Füreya’nın Ankara’daki evi enteresan bir evdi: Düzenli sofra kurması, evini döşemesi... Babamın da bunlara kapıldığını zannediyorum. 

- Ayrıldıktan sonra babanız ile Füreya hiç görüşmediler mi?

Görüşmediler. Ama ben sık sık ziyaret ettim onu. Zaten aileyle haşır neşir olmuştuk. Yeğeni Şirin Devrim hala benim kızkardeşim gibidir. 

- Kitaptaki Füreya, sizin tanıdığınız Füreya mı? 

Büyük ölçüde öyle. Ayşe Kulin, benim dostum. Bazı şeyleri fazla romantik yapmış. Mesela ben Füreya’nın ilk kocasına aşık olduğunu bilmezdim. Füreya’dan duyduğum, çok sert olduğudur. Ama roman bu. Esas itibariyle iyi. 

- Babanızla ilgili hiç unutamadığınız bir anınız var mı? 

Babam İstiklal Mahkemesi hakimiydi. İstiklal Mahkemeleri kimseye hesap vermeyen, temyizi olmayan mahkemelerdi. Çok selayetli ve işbirlikçilere, asker kaçaklarına, vatan hainlerine karşı görev yapan mahkemelerdi. Hakimleri hukukçu değil, TBMM üyelerinden seçilen kişilerdi. 1925'de eski ittihatçılar Atatürk'ü öldürmeye çalışmışlar. Suikast hazırlıkları sürerken haber alınmış ve sanıklar yakalanmış. Dava İzmir'de görüldü. Çoğu idama mahkum edildi. İdam edilenler arasında meşhur Maliye Nazırı Cavit Bey de var. Cavit Bey de Ankara da idam ediliyor 1926'da. 4 yıl sonra 1930'da İngiliz Mektebi için İstanbul'a gittim. Yanımda Cavit Bey'in oğlu oturuyor. Ve orada biz arkadaş oluyoruz. Onun babasını benim babam idam etmiş. Ve bu arkadaşlığımız bugüne kadar hiç bitmeden devam etti. Şiar Yalçın, Türkçe'yi en iyi bilen, eski savcı, biraz solcu. 12 Eylül'de biraz hapis yattı. Hiçbir zaman bu olay bizim aramıza girmedi. Ve Şiar Atatürk'e çok bağlı bir insan. Ama babamı affetmiyor. "Ebedi, ezeli arkadaşım" diyor bana kitabında. 
Bir de Atatürk'le ilgili duyduğum ve hiç unutamadığım bir olay vardır. 1930'larda Mussolini yeniden Roma İmparatorluğu'nu kurmak istiyor. Akdeniz'e "Bizim denizimiz" diyorlar ve Antalya'ya "Adalya" dedikleri için hedeflerinin burası olduğunu da ortaya koyuyorlar. Atatürk bu işe çok kızıyor. İtalyan Büyükelçisi'ni çağırıyor ve onu sivil kıyafetle kabul ediyor. Çünkü Atatürk 1923'de Cumhuriyet'i kurduktan sonra Mareşal üniformasını bir defa fotoğraf çektirmek için giymiş ve bir daha giymemiş. Hep frak giymiş. Ekselans geliyor. Atatürk, "Bana 10 dakika müsade eder misin?" diyor ve içeri giriyor. Mareşal üniformasıyla geri dönüyor. Çizme giydi derler ama değil. Ve Atatürk, büyükelçiye, "Ekselans ben bu üniformayı Cumhuriyet'in kuruluşundan beri hiç giymedim. Ama bugün bilhassa giydim. Mussolini'ye haber verin sizi böyle karşıladığımı. O mesajımı anlar" diyor. Yani pabuç pahalı demek istiyor. Bu üniformayı çok çabuk giyerler ama taşımak güçtür diyor. 

- Atatürk'le ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?

Babam Ankara'ya geldikten sonra doğru dürüst ev yok. 1920'lerde gecekondularda oturmuşlar. Gençlik Parkı yanında Efkafevleri diye konutlar yapılıyormuş. Annem bana hamile. Atatürk, bir tanesini babama vaadediyor ve veriyor. Bu sırada Hindistan'daki Müslümanlar savaş nedeniyle Türkiye'ye para yardımı yapmışlar. Atatürk, "Bu paraya bir Milli Banka kuralım" demiş. Bu bankaya da bir merkez binası lazım. Babamı çağıran Atatürk, "Bankanın yönetim kurulu üyesi ve kurucusu olacaksın bize bu evi verirsen" demiş ve babam da evi vermiş. Şimdi, Ankara'daki İstasyon'da müze vardır. Ben o müzenin birinci katında doğmuşum. "Kızıl Demir" manasına gelen Altemur adını da Atatürk'ün eşi Latife Hanım koymuş. 
Ben Atatürk'ü sürekli görüyordum. Biz çocuktuk ve bize güreş tuttururdu. Bizim eve sürekli gelirdi. Bizi sürekli imtihan ederdi. Atatürk'le biz bir aileydik. Ama bizi Atatürk'ten ekseri kaçırırlardı, evin içinde patırtı etmeyelim diye. Tarihe çok önem verirdi ve bizi hep tarihten imtihan ederdi. Biz, Florya'da Atatürk'ün köşkünün yanında oturuyorduk. 1937'de, ben 13 yaşındayken yazdığım şiiri babam Atatürk'ün de olduğu sofraya götürmüş, Atatürk beni çağırmış. Fakat götürmemişler, uyuyormuşum. Tashih (düzeltme) etmiş ve şiiri bana geri yollamış. Bana hediye olarak bir de kalem yollamış. 

- Size bir de tokat atmış galiba. 

Florya'daki köşkte oynuyorduk diğer çocuklarla. Fazla gürültü etmiştik. Atatürk gelip, fiske gibi birer tokat vurdu. Ama öyle sert tokat falan değildi.  
Abim Gündüz'ün futbolcu olmasına babam üzülüyordu. Bu durumu Atatürk'e anlatınca Atatürk, "Bırak futbolcu olmak istiyorsa olsun. Yeter ki, iyi futbolcu olsun" demiş. Abim de Atatürk sayesinde futbolcu olmuştu. Özetle, Atatürk ölünce bizim dünyamız çöktü. 

- Niçin?

Çünkü Atatürk bizim herşeyimizdi. Biz uyurduk, o bizi beklerdi. Kafamızda, "Atatürk var, herşey, her sorun hallolur" vardı. O ölünce açıkta kaldık. Babamla onun yerine gelen İsmet Paşa'nın arası da hiçbir zaman iyi olmamıştır. Ata'nın ölümünden sonra babam Ankara'dan ayrılmak zorunda kaldı. Babam Atatürk'e çok bağlı bir adamdı. 
Atatürk'ün çok hasta olduğunu biliyorduk. Hatta Atatürk birgün haber yollamış büyükanneme. "Demsas Hanım bana bir yasin okusun" demiş. Büyükannem yasin okudu ve Atatürk'e götürdü. Bu açıdan baktığınız zaman da Atatürk dinsiz değildi, dinin suistimal edilmesine ve hurafelere karşıydı. Allah'a inanırdı. Asla dinsiz değildi. Ve bir de çok ateşlenmiş birgün ve babama, "Senin annen bilir, bana bir gül sirkesi koysunlar" demiş ölümünden önce. Çok hasta olduğunu biliyor ve çok üzülüyorduk.  

- Siz Atatürk'e nasıl hitap ederdiniz?

Atatürk kısa boylu, sesi de gür olmayan birisiydi. Babam "Paşa Hazretleri" derdi. Biz de "Paşam" derdik.  

- Atatürk'ün genel yapısıyla ilgili neler hatırlıyorsunuz? 

Bir defa çocukları çok severdi. Çocuklara karşı büyük sevgisi vardı. Çocuklarla konuşmayı severdi. Kızınca yanına yaklaşılmazdı ama. Birilerine kızınca "Maskaralar" derdi. Memleketle ilgili olumsuzluklara çok kızardı. Rumeli şivesiyle konuşurdu. Mesela çucuk (çocuk), üpmek (öpmek), bürek (börek) derdi. Sesi çok yumuşaktı. 
Atatürk bütün hayatımızın rotasını çizdi. Atatürk'le doğdum, büyüdüm. Tam bir Atatürk çocuğuyum. Herşeyi Atatürk açısından düşünmeyi adet edindim. Atatürk olsaydı ne yapardı acaba diye hala kendime sorarım. 10 Kasım'larda babam Atatürk için matem tutardı. Matem köşesi vardı evde. O köşede Atatürk'le ilgili programları dinler, o gün hiç ama hiç konuşmazdı. 

- Size hangi öğütleri verirdi?  

Karşımıza geçip öğüt vermezdi. Bizi gördüğü zaman imtihan ederdi. Tarihinizi iyi bilin, dilinize hakim olun, iyi yazın derdi. 

- Siz Atatürk'le doğup, Atatürk'le büyüdünüz. Ancak Atatürk'ün kurduğu ve de felsefesini taşıdığı söylenen CHP'de hiç yer almadınız. Sürekli MHP kanadında oldunuz. Bu niçin? 

Atatürk'ün felsefesi altı oktu. Altı okun en sivrisi, en önemlisi milliyetçilikti. CHP maalesef bu oku hiç önemsemedi. Ama ben bugün CHP'nin Türkiye'de bir işlevi olduğuna inanıyorum. Kızıl elma var ya. Elmanın özü biz, kızılı onlar. 

- Bülent Ecevit'i Rahşan Hanım'la siz tanıştırmışsınız. 

İkimiz de aynı sınıftaydık. Robert Koleji'nde. Ama ayrı yerlerdeydik. Kız Koleji başka tepedeydi. Kız arkadaşlarımız da vardı. Bülent çekingen bir çocuktu. Bizim kızlı, erkekli partilerimize katılmazdı. Kızlarla haşır neşir olmazdı. Hiç siyasete katılacağını sanmadığımız bir çocuktu. Gayet nazik, gayet efendi, şiir yazan bir insandı. Ben son senemizde bir piyes yazdım "İnsanlar Niçin Yaşar?" diye. Konusu hem Çanakkale, hem de milli mücadelede geçen hamasi, milli bir piyes. Bunun bir yerinde Çanakkale sahnesi var. Ecevit, sahnenin gerisinden Mehmet Akif'e ait "Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker" şiirini okuyordu. Provada Rahşan da dekorları yapıyordu. Bülent çok çekingen. Biz gayet rahatız. Birgün bana Rahşan'ı sordu, "Bu kızla tanışmak isterim" dedi. Ben de bunları tanıştırdım.  
Ardından, kolej bünyesinde "İzlerimiz" adlı bir dergi çıkarıyorduk. Ben okulda da çok milliyetçiyim ve Amerikan aleyhtarıyım. Okul ise Amerikalı yöneticiler tarafından yönetiliyor ve Amerikan Koleji. Amerikalılar benim Amerikan aleyhtarlığıma pek aldırış etmiyorlar ama pek de hoşlanmıyorlar. Derginin genel yayın müdürlüğü sırası geleneğe göre bende. Amerikalı idare beni veto etti. Benim derginin başına geçmemi veto ettiler ve Bülent'i tercih ettiler. Bülent de o sayıyı "Dergimizin bu sayısını bazı sebeplerden aramıza alamadığımız Altemur Kılıç'a ithaf ediyoruz" diye yazarak bana ithaf etti. Bana böyle bir de alicenaplık yapmıştı. 

- Gazetelerde yayınlanan yazılarınız ve de "Titrek Pusula" adlı kitabınızdan dolayı Terör Örgütü PKK'nın lideri Abdullah Öcalan tarafından dava edilmişsiniz. Bu olayı anlatır mısınız?  

Öcalan beni 1997'de mahkemeye vermiş. Savcılıktan bir celp geldi, savcı beni 17 Kasım 1997'de duruşmaya çağırıyor. Davacı Abdullah Öcalan. Avukatları bilmem kim. Hakaret davası. Sanık benim. "Alçak, katil, hain, eşkiya" demem yüzünden dava açmış. Çok MHP'li avukat davayı almak istedi. Dava, basın kanunu değişince bir daha yapmamak şartıyla affa uğradı. Ama sonra yine çok yaptım. 
PKK'lılardan çok tehdit aldım. 9-10 sene yakın koruma içinde yaşadım. Beni her zaman 1-2 polis koruyordu. Sedat adlı son korumam da Urfalı bir Kürt'tü ama vatanperver ve milliyetçi bir insandı. Şimdi Diyarbakır'da Asayiş Şubesi'nde görev yapıyor, hala beni sever ve arar. Hatta MHP'li Kürtler var, çok vatanperver Kürtler var. 
Beni en çok üzen şey Kürtler'le aramızda birşey yoktu. Ben Kürt düşmanlığı bilmezdim. Özal, İsmet Paşa Kürt'tü. Bu nifakı bizim aramıza sonradan soktular. Kürt diye bir düşmanlık yoktu. Kore'de savaşırken en güvendiğim 3 askerim Kürt kökenliydi. Ne mutlu Türk'üm diyene. Hepimizin kökeni bir türlü. Bende Çerkezlik de var, Rodosluluk da var, Özbeklik de var ama ben Türküm ve Türk milliyetçisiyim. Güzel tarafı bu. 
Mozaik diyorlar ama biz mozaik değiliz. 

- MHP'deki görevinize devam edecek misiniz?

Alparslan Türkeş zamanında MHP'nin MKYK üyesiydim. Şu anda partide herhangi bir görev almak istemedim. Zaten politik bir ihtirasım yok. Partiden kopmayı da kendime yediremiyorum. Ümit Mehmet'in ekmeği. İnşallah MHP'nin muhakkak bir misyonu olacak. Kaybettik diye kopmamak lazım. Milliyetçiliğin tek merkezi orası olmalı. Ancak Bahçeli hepimizi hayal kırıklığına uğrattı. 

- Alanya'da işyeri isimlerinin İngilizce olmasına zaman zaman tepkiler oluyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Maalesef artık düzeltilebilir mi bilmiyorum. Kahvehane varken cafe demek, lokanta varken restaurant demek. Dilin gelişmesine karşı değilim. Bazı şeyler haliyle değişmiş. Hatıra varken, anımsamak diyorlar artık, anırmak gibi. Bazı kelimeler zaten kendiliğinden gidip, geliyor. Arı Türkçe diye birşey çıkarttılar. İngilizler ve Amerikalıların lugatları müşterektir. Oysa biz Osmanlıca'dan Türkçe'ye diye lugat yapıyoruz.