Mümin olarak belki de birbirimize en çok yaklaştığımız mevsim Ramazan ayını da içine alan üç aylardır. Bunlar içinde insani iyi duygularımızın yoğunlaştığı, güzel hasletlerimizin geliştiği, birlikteliğimizin güçlendiği ve paylaşma...

Mümin olarak belki de birbirimize en çok yaklaştığımız mevsim Ramazan ayını da içine alan üç aylardır. Bunlar içinde insani iyi duygularımızın yoğunlaştığı, güzel hasletlerimizin geliştiği, birlikteliğimizin güçlendiği ve paylaşma şevkimizin arttığı zaman dilimi Ramazan’dır. Ramazan, kültürümüzde bizi biz yapan birçok insani faziletlerin kaynağıdır. Zira Cenab-ı Hakk bu ayı mübarek kılmış ve engin bir manevi zenginlik atfetmiştir. Kur’an-ı Kerim bu ayda indirilmiş, tek farz oruç bu aya hasredilmiş, bin aydan hayırlı tek gece, Kadir Gecesi bu aya lütfedilmiş, Teravih namazı bu ayda mesnun olmuştur. Yardımlaşmanın ve paylaşmanın adeta sembolü fitre de bu ayda istenmiştir. Hatta her ne kadar zaman sınırlaması olmasa da Milletimizin, zekâtını vermeyi bu aya denk getirme meyli dahi Ramazan ayında var olan bütün bu manevi zenginliklerin neticesidir. Sevinçlerimizi de en yoğun paylaştığımız dönem Ramazan ayıdır.
Rabbımızın bize lütfu olan bu kadar büyük manevi zenginliğin verdiği coşku ve neşe ile kültürümüzde Ramazan ayına mahsus sevinç gösterileri gelişmiştir. Bu sebeple Ramazan, oruçla gönül inceliği kazanıp birbirimize yaklaştığımız, birbirimizden haberdar olduğumuz, ruh dünyamızın zenginleştiği bir aydır. Ancak, Ramazan ayı bir oyun ve eğlence ayı değil; ruhumun ve gönlümüzün Ramazan rahmeti ve ibadet coşkusu ile neşelendiği bir aydır.
Ramazan ayının sembol ibadeti oruçtur. İnancımızda var olan tek farz oruç Ramazan orucudur. Oruç, insanın kendisini tutmasıdır. İnancına, imanına, benliğine, insaniyetine, bütünüyle tabiliğine aykırı her şeyden kendisini çekmesi, böylece kalabilmesidir. Allah Teâlâ’nın sevmediği ve kulunda da bulunmasını yasakladığı şeylerin cümlesinden uzak kalmaktır. Böylece oruç bir sabır eğitimidir. Sebat öğretimidir. İnsana hoş gelen, ama Allah’ın yasakladığı şeyleri terk etme alışkanlığı kazanma çalışmasıdır. Oruç insanı sevgisizliğe iten her şeye ayak diremektir. Sevgiden mahrum kalmamak adına fedakârlığın diğer ifadesidir. Oruçlu insan nefsanî isteklerinden sıyrılmayı öğrenir. Gönlünü temizler. Her türlü manevi zenginliğe kanat açar. Yaşadığı hak sevgisini yaratılmışlar sevgisine dönüştürür. Sevgi sağanağını başkalarıyla paylaşma duygusu kazanır. Çünkü paylaşılamayan güzellikler insanı mutlu etmez.
Mutluluk yalnızlıkla tadılmaz. Mutlulukta bencillik yoktur. Sadece kendisini mutlu etmeye çalışan insanlar aradığı mutluluğu bulamamışlardır. Başkalarıyla paylaşılamayan mutluluk sönücüdür. İnsan mutlu yüzlere bakarak hayat sevinci bulur. Kur’an-ı Kerim’de bunu şu ayet ne güzel anlatır: “Ey imanın huzuruna kavuşmuş insan! Sen O’ndan razı, O da senden hoşnut olarak rabbine dön. Böylece kullarımın arasına katıl. Cennetime gir!” (Fecr Suresi/89; 27-30) Mutluluk mutlu insanlar arasında daha lezzetli tadılır. Bu sebeple kendini kötü isteklerden arındırıp, herkese sevgi nazarı ile bakanlar, hep sevgiyi yaşayanlarla beraber olmak isterler. İstediği güzelliğe kavuşanlar hep mutludurlar.
İnsanlara sevgiyi vermek müslümanlık görevimizidir. İnsanların gönlüne hayat sevinci katmak inancımızın gereğidir. Aramızda sevgiyi yaymak zorunluluğumuz vardır; bu imanî zorunluluktur. Sevgiye mani ne varsa hepisini ortadan kaldırmak gerek. Güler yüzün sadaka sayıldığı (Hadis; Tirmizî, Birr, 36) bir din olan İslam’ın sevgi anlayışının ne kadar kuşatıcı olduğunu düşünmeye gerek var mıdır? Mutlu bir toplum oluşturmak için bundan daha etkili bir prensip olur mu? Bu anlayışta toplumun her ferdi birbirine güler yüz borçludur. Oruç bunu kazandıran en önemli ibadetimizdir. Oruçla kazandığımız sevgi atmosferini kuşatıcı ve sürekli kılmak gerekir. Bunun için de etkili bir yol vardır: Aramızda selamı yaymak. Tanıyalım tanımayalım, herkese güler yüzle selam vermek. Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle buyurur: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; siz iman etmedikçe Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size yaptığınız zaman birbirinizi seveceğiniz bir işi göstereyim mi? Selamı aranızda yaygınlaştırınız.” (Müslim, İman, 17; Türkçesi: Diyanet Dergisi,259/11)
İnsanların gittikçe yalnızlığa itildiği ve gittikçe yalnızlaştığı çağımızda bir sıcak selama ne kadar da muhtacız. Hele bazen uçan kuştan medet uman çaresizleri, yalnızlığını sokaklarla paylaşanları, küçük yaşlardan itibaren yalnızlığa terkedilmişleri düşündükçe bir selamın ne büyük insani fedakârlık olduğunu anlamak zor değil herhalde. Verdiğimiz selama değil, karşılığında o selamın uyandırdığı minnet duygularındaki anlam büyüklüğüne bakmak gerekir. Bir de Peygamber Efendimiz’in: “ Cebrail bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki; ben (Allah Teala) komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” (Buhari, Edep, 28) ifadelerini düşündüğümüzde çevremize çok şey borçlu olduğumuzu anlarız. Toplum olarak en çok muhtaç olduğumuz şey, farkındalıktır. İçinde yaşadığımız insanları her haliyle görmek, onları anlamak, bize ihtiyacı olanları teşhis etmek, üzerimize düşeni mutlaka yapmak Müslümanlık görevimizdir.