Geçtiğimiz Pazartesi, motosikletli teröristlerin yarattığı 'gürültü kirliliğiyle” ilgili olarak gelen okur mektuplarından bazılarını yayımladım. Bazı okurlar, mazrufa değil, zarfa takılmışlar… Yani, okurların 'demek istediklerine”...

Geçtiğimiz Pazartesi, motosikletli teröristlerin yarattığı “gürültü kirliliğiyle” ilgili olarak gelen okur mektuplarından bazılarını yayımladım.
Bazı okurlar, mazrufa değil, zarfa takılmışlar…
Yani, okurların “demek istediklerine” değil; “demek istediklerini, usta bir edip gibi ifade etme biçimlerine” takılmışlar.
Bu duyguyu bir dostum şöyle dillendirdi; “Yahu bu senin okurlar, duygu ve düşüncelerini gerçekten de böyle ifade edebiliyorlarsa; sana mektup göndererek düşüncelerini anlatacaklarına, oturup bir gazetede köşe yazısı yazsınlar. Çünkü düşüncelerini, sizlerden çok daha güzel dillendiriyorlar.”
Güldüm, “öyle” dedim.
Gerçektende, özellikle tehdit için kaleme alınmış, baştan sona cehalet kokan mektupların yanında; (Pazartesi günü yayımladığım o mektuplar gibi) araştırarak, düşünerek, özenle yazıldığı her halinden belli olan, saygı yüklü, yapıcı ve yönlendirici mektuplar da alıyoruz.
Bu tür mektuplar (yorumlar) gelince, elbet biz de mutlu oluyor, bunları şevkle yayımlıyoruz.
Ve inanın, bu tür mektupları yayımlarken; bu yorumlara, bir iki yazımsal düzeltme ve eklentinin dışında hiçbir müdahalemiz olmuyor. En azından benim olmuyor.
* * *
Bugün bu tür mektuplardan birini daha, sizlerle (özetleyerek) paylaşacağım…
Kendisine ulaşıp, iznini alamadığım için kimliğini vermek istemediğim okurum hanımefendi, şöyle diyor mektubunda;
“ (…)
Kaldırım sırası, bizim yaşam alanlarımıza, bizim sokaklarımıza da geldi nihayet…
Bizim çevremize de bizim sokaklarımıza da düzen gelecek, estetik gelecek, temizlik gelecek diye, pek bi sevindik, pek bi mutlu olduk.
En azından ben çok mutlu oldum.
Bizim apartmanımız, Şahoğlu sokakta. Recepoğlu Parkının hemen altında.
(…)
Şimdilerde her şey öyle kolaylaşmış, öyle pratikleşmiş ki; kaldırım çalışmalarının başlamasıyla bitmesi bir oldu.
Ölçüleri alıp, hizalayıp çirpiyi çektiler, bordürleri döşeyip, kumu içine boca ettiler, el çabukluğuyla parke taşlarını döşediler, üzerine kumu serpip gittiler.
Bazı bordürlerin kırık olmasına ve de uyarılarımıza karşın o bordürler (inatla) değiştirilmedi. Dolayısıyla o bölgelerde şimdiden çökmeler, oynamalar başladı.
Kaldırım üzerindeki elektrik dağıtım kutularının çevresi betonlanmadığı için buradaki bordürler de gevşemeye, dağılmaya başladı.
Bir apartmanın önünde, döşenmiş bordür taşları, (altyapı sorunuyla ilgili olsa gerek) söküldü, tekrar döşenmeden o haliyle bırakıldı.
Aradan iki aydan fazla bir süre geçti, şu ana kadar anlattıklarıma müdahale eden, (henüz) kimse olmadı.
(…)
Şu ana kadar anlattıklarım; Belediyenin ve de müteahhidin kabahati. Ya da eksikliği ya da ilgisizliği ya da laçkalığı… Her neyse işte… Adını siz koyun.
Bir de bu sokağın ve de civar sokakların sakinleri olarak bizlerin kabahatleri var. Ben esas bunların üzerinde durmak istiyorum.
(…)
Müteahhit, iş bitiminde, kaldırımların üzerine kum döküp, gitti.
No’lacak bu kum?
Parke taşlarının arasına giren girecek, kalan yıkanıp, süpürülüp atılacak.
Kim yapacak bunu?
Belediye ya da müteahhit.
Yok, yapmıyor(lar) işte, yapamıyor(lar)…
Biz yapsak ne olur?
Yani her apartman, her işyeri, kendi önündeki kumu süpürse, yıkasa ne olur?
Biz en azından apartman olarak öyle yaptık. Kendi önümüzü, yıkayıp, süpürdük.
Ama bizim yıkayıp, süpürmemiz bir şeyi değiştirmiyor ki, sokağın diğer apartmanlarının önü kum yığını… Ağaçların dipleri, kot farkı çalışmaları sonucunda kalan toprak yığınlarıyla, artan parke taşlarıyla dolu.
Bu sıcakta cam çerçeve açılmasa olmuyor; açınca toz toprak evin içine giriyor, açmayınca sıcaktan durulmuyor.
Kimi muhatap alacağımızı, kime kızacağımızı şaşırdık.
Ağzını açan Belediyelere saydırıyor, yahu bizim hiç mi kabahatimiz yok.
Nerdeyse on metrede bir çöp konteynırı var ama her türlü pet şişe, her türlü atık yerlerde geziyor.
Bu kaldırımlar yapılmadan önce her yeri b.k götürüyor, dolayısıyla çer çöp de arada kaynayıp gidiyordu. Bu kaldırımlar yapılıp, cadde ve sokaklara bir estetik getirilince, tüm çer çöp, iyot gibi açığa çıktı.
Tamam, belediye gelip temizlesin…
Temizlesin de; biraz da bizler belediyelere yardımcı olsak ne olur.
(…)
Hani siz, “gürültü kirliliği” yaratan magandalara “ayı” diyorsunuz ya; ben de bu “görüntü kirliliğini” yaratanlara “ayı” diyorum.
“Şu atığı, şu çöpü yere atacağına; beş metre, bilemedin on metre ötendeki konteynırına atsan ne olur, ayı oğlu ayı” diyorum…
Biliyorum bana yakışmıyor ama bunu da söylemesem çatlayacağım; çünkü yolda yürürken o ayıların attığı çer çöpü, tek tek toplayarak, konteynırlara ben atıyorum.
(…) ”