YOLDA, belde, bir mekânda... Velhasıl, sosyal yaşamın herhangi bir noktasında bir doktoru gören, "Hocam, böğrüm öyle bir ağrıyor ki sormayın gitsin, neyim var acaba?" diye sorar.
Bir siyasetçiyi gören, memleketin halini, ahvalini sorar.
Bazı mesleklerin gereğidir bu.
Biz gazetecilere ise sürekli "Neden bunu yazmıyorsun?", "Şunu da yazsana" gibi öneriler gelir. Ve son cümle, "Tabii ki yazamazsınız, korkarsınız" şeklinde biter.
Oysa, yazarken ya da bir habere şekil verirken kurallar bellidir.
Resmi beyanlar, yani kurum sorumlularından alınan resmi bilgiler, iddia edenin beyanı ile harmanlanır ve kamuoyuna sunulur.
Bu, bizim görüşümüz, yorumumuz ya da beyanımız değildir.
Bizler sadece aracı oluruz. Elbette, "Vay bunu nasıl böyle yazarsın?" gibi eleştiriler peş peşe gelir. Gelsin...
Vatandaş muhabirliği diye bir yöntem vardır.
Gazeteci her yere yetişemez. İşte tam bu noktada, vatandaş çevresinde olan biteni kayıt altına alır ve gazetecilere gönderir.
Yol şikayetleri, su kesintileri, elektrik kesintileri, park ve bahçelerdeki sorunlar... Akarsulardaki kirlilik veya çöp durumları, haşereler, mekanlardaki yüksek fiyatlar ve temizlik kurallarının ihmal edilmesi gibi hemen her konuda şikayetler alırız. Ve bunları yazarak ilgili kurumların dikkatini çeker, sorunların çözüme kavuşmasına aracılık ederiz.
Sivrisineklerden şikâyet eden bir haberde geçen sivrisinekle bizim bir derdimiz ya da yüzleşmişliğimiz yoktur.
Ama vatandaş dertliyse, biz de yazarız.
Yüksek enflasyondan dolayı geçim sıkıntısı yaşayan bir vatandaşın feryadı hepimizi ilgilendirir. Çünkü millet kavramı, aynı elin parmakları olmak demektir.
"Maarif ne güzel olurdu, şu okullar olmasaydı" gibi alternatif bir sözle devam edelim: Okullar da olsun, maarif de güzel yönetilsin.
Eğer sıkıntılar varsa da dile getirelim. Bizler bu yolda tepki almayı göğüsleriz, yeter ki yaşadığımız sokak, şehir ve ülke huzurlu, halk da mutlu olsun.
Esen kalın...