SÖZÜM meclisten dışarı... Gençken yakışıklı ama fakirdi. Zar zor evlenebilmişti. Uzun süre kıt kanaat yaşadı. Ama şimdi, yaşadığı turizm kentindeki pek çok kişiye göre hali vakti yerindeydi. Voliyi nasıl vurdu, kim eli uzattı, sihirli...

SÖZÜM

meclisten dışarı...

Gençken yakışıklı ama fakirdi.

Zar zor evlenebilmişti.

Uzun süre kıt kanaat yaşadı.

Ama şimdi, yaşadığı turizm kentindeki pek çok kişiye göre hali vakti yerindeydi.

Voliyi nasıl vurdu, kim eli uzattı, sihirli bir lamba bulup cine talimat mı verdi, meçhuldü.

Tanınmış bir işyerinin sahibiydi, kurduğu ekonomik ilişkiler nedeniyle işleri yaşadığı şehirdeki pek çok işadamına göre iyiydi, zaten işlerin bir çoğunu da yanında çalışan personeline eşit şekilde paylaştırmış, son dönemde işe güce de pek bakmaz olmuştu.

İsim vermeyeyim, iktidar partisi değil ama Türkiye'deki diğer ideoloji partilerinden birinin meftunu gibi gözükmeyi pek bir seviyordu.

Hep iyi bir siyasetçi olmayı istemişti ama sistem onu hep dışarı itiverdi.

Son model otomobili, villa tarzı evi, bankada yüklüce parası vardı, sizin anlayacağınız, hayat ona şükelaydı.

Fakat ne yaptıysa, ne ettiyse, araya kimleri soktuysa beceremedi, aktif, popüler ve başarılı bir siyasetçi olmayı.

"Bunlar kırsal kesimden, ne anlarlar şehri yönetmekten" dedikleri şehri yönetenler onları fersah fersah geçerken, kendisi gençliğinde haytalığın, zibidiliğin, vur patlasın çal oynasın'cılığın dibine vurduğu için, orta yaşından sonra bir baltaya sap olamadı.

"Para" balta ise, zenginliğin düpedüz sapı olmayı becermişti ama, bu alanda rekor ondaydı.

O partiye yamandı, olmadı.

Bu partiye yanaştı, tutmadı.

İçindeki hırs gözlerine vurduğu için rengini hemen belli etmek gibi bir fiziksel özrü vardı, ve bu özelliği ona siyasetteki tüm kapıları anında kapatıyordu.

Parası vardı sadece, parası.

Kim bilir kaç işçisinin sigortasını eksik yatırıp, kim bilir hangi avanta ihaleleri alıp, kim bilir kimin ensesine vurup kazanmıştı bu paraları, ama vardı işte.

Yaşadığı şehirde, bundan 15-20 sene önce popüler sektör olan emlakçılığa heves etti, yabancı bir ortak buldu kendine, güven verdi, onu yemeklere, davetlere, tatillere, ilgiye alakaya boğdu, sonra gün geldi, tekmeyi basıp bütün malların üzerine konuverdi.

Dünün emlakçı çırağı, bir anda "emlak kralı" oluvermişti.

Parası vardı, buna paralel en kralından evi hatta evleri, en son modelinden otomobili hatta otomobilleri de vardı.

Yediği önünde, yemediği arkasındaydı ama siyaset oyuncağını eline geçiremeyince ona yeni bir oyuncak lazımdı.

Oda başkanı olmaya heves etti, yanına adam bulamadı, "Bari bir partiye gireyim, oradan yürürüm" dedi, yüzüne bakan çıkmadı.

Yaşadığı şehrin popüler gazetelerinde, magazin dergilerinde boy göstermek, en pahalı lokantalarının en göz önünde masalarını rezerve edip herkese kendini ispat etmek, Rusya'dan bir haftalığına misafir ağırlamak gibi hobiler yetmiyordu, yetemiyordu.

Teknolojiden zerre çakmazdı ama son yıllarda içine düştüğü yalnızlık bunalımından kurtuluşu nihayet bulmuştu.

"Sosyal medya."

Önce, muhasebeye talimat verip en pahalısından bir cep telefonu satın aldırdı, sonra yanında çalıştırdığı teknolojiden çakan elemanlarından birine sosyal medya hesabı açtırdı, nasıl kullanılacağını zar zor öğrendi, ve şimdi "kendi penceresinden" yeni oyuncağını bulmuş oldu.

"Kurbağanın dünyası, içinde olduğu kuyunun ağzı kadardır" misali, şimdi bütün dünyası sosyal medya oldu.

Uzaktan bazen üzülerek, çoğu zaman tebessüm ederek izliyoruz.

Çünkü...
Yatıyor sosyal medya, kalkıyor sosyal medya.

Muhtemelen şömineli olan villasında akşam oturuyor alev alev yanan şöminenin karşısına, açıyor kendine kafa güzelleştirici bir şişe, sonra açıyor sosyal medya hesabını, misal, Halep'teki soydaşlarımıza ne kadar üzüldüğünü falan yazıyor.

Rusya'ya ayar çekiyor, Trump'a akıl veriyor, İsrail'e savaş ilan ediyor, Almanya'ya haddini bildiriyor.

Son model cep telefonundaki internet paketi limiti kadar yiğitlik taslıyor tüm dünyaya.

Bir iki kadeh devirdikten sonra bu kez CHP'ye saldırıyor, yetmiyor, MHP'ye bozuk çalıyor, kesmiyor, AKP'yi yerden yere vuruyor, yetinmiyor, şehri yönetenlere sarıyor.

Bu mesajlarına üç beş beğeni, bir iki kafa dengi arkadaş yorumu gelirse, dünyanın en mutlu insanı hissediyor kendini.

Ara sıra bize de sallıyor.

Misal, "Eyyy gazeteciler, şunu niye yazmıyorsunuz? Kimden korkuyorsunuz, kimden çekiniyorsunuz?" deyip topu bize atmaya, kendi düştüğü çukura bizi de çekmeye çalışıyor.

"Kıymetli abicim, madem biz yazıp çizemiyoruz, madem biz diyemiyoruz, sen söyle o zaman, sen açıklama yap, biz de yazalım. Ama bizim ensemiz maddi açıdan senin kadar kalın değil. Sana göre sen ormanda heybetli bir kartalsın, biz de ürkek tavşanız. Gel sok elini taşın altına, böyle duvar arkasından sallama kimseye" diyoruz, oralı bile olmuyor, gülüyor, elindeki kürdanla dişini karıştırırken pis pis sırıtıp yüzümüze bakıyor, pişkin pişkin, gözlerini bayılta bayılta.

Ne diyelim...

Yaşadığı şehri sıcacık makam koltuklarından kalkmadan, klimalı odalardan çıkmadan yönetenlerin olduğu bir şehirde, bunlar da müstahaktır bizlere.

Geçmiş olsun Türkiye'm...
Geçmiş olsun Miami'm...

"İyi güzel diyorsun da kardeş, isim ver bize, kimi kast ediyorsun" diyenleri duyar gibiyim.

Kimseyi kast etmiyorum şeker abilerim, ablalarım, kardeşlerim.

"Alanya'da iyi ki böyle insanlar yok, bunlar hep Miami'de olan şeyler. Bu yüzden yaşadığınız şehrin kıymetini bilin" diyor, hepinize saygılar sunuyorum.