Sanıyorum yazımızı cuma günü çocukla bitirmiştik. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, çocuk, insan denilen primatın en küçük ve en savunmasız halidir. Onu yetiştiren aile ve çevre kendi kullanma kılavuzlarını okumadığı gibi onunkini...

Sanıyorum yazımızı cuma günü çocukla bitirmiştik. Kaldığımız yerden devam edecek olursak, çocuk, insan denilen primatın en küçük ve en savunmasız halidir. Onu yetiştiren aile ve çevre kendi kullanma kılavuzlarını okumadığı gibi onunkini de okumazlar. Sahip oldukları diğer eşyalar gibi (Otomobil, cep telefonu, televizyon, buzdolabı vs.) onun kullanımını da deneme yanılma yöntemiyle öğrenmeye çalışırlar. Dünyaya gelişinden itibaren orasını burasını kurcalayarak veya büyüklerine sorarak öğrenmeye uğraşırlar. Dış yüzeyi ile ilgili öğrendikleri, bu bilgileri tatbik etmeye çok heveslidirler. İlkel ve geri kalmış toplumların davranış özelliklerini sergilerler. Örneğin ilk defa sahip olunan bir otomobilin benzinliklere çekilerek hevesle yıkanması gibi, onu da yıkar ve karşısına geçer seyrederler. Beslerler, severler, çocukluklarında sahip olamadıkları oyuncağın yerine koyarak oynar dururlar. Ancak ikinci çocukta bu hevesleri ve ilgileri biraz azalır. Üçüncüsünde biraz daha derken sonrakilerde sürekli bir azalma eğilimi içine girer. Tıpkı ilk arabadan sonra alınan arabalara olan ilginin azalması gibi.
Geri kalmış toplumlar ve bu toplumu oluşturan eğitimsiz bireylerin büyük çoğunluğunun çocuklarını sevdiğini inkar edemem. Ancak içgüdüsel olarak gelişen bu sevginin çocuk bireyler üzerinde fazla bir etkisinin de olduğunu söyleyemem. Bu sevginin çocuğun ruhsal yapısının üzerinde etkili olduğunu kabul etsek bile tek başına yeterli olmadığını bilmek zorundayız. İşte bu nedenle çocuk birey dünyaya gelmeden önce kullanma kılavuzunu okuyup etraflıca incelemek zorundayız. Eğer bunu yapmayacak olursak deneme yanılma yöntemiyle öğrenmeye çalıştığımız çocuklarımızı kurcalarken veya bildiğini iddia eden başkalarının bilgilerini kullanırken bozar, kullanılamaz hale getiririz. Yanlış kullanım sonucu tehlike yaratan araç ve aletler gibi topluma ve çevresine tehlike saçan yaratıklar ortaya çıkarırız. Bozuk, dengesiz ve sağlıksız bireylerin oluşturduğu toplumlara sahip oluruz. Bu sonuç ise o toplumu ileri değil eskisinden de geri götürür. Şiddet yanlısı ve toplum düzeni tanımayan bu yaratıkların işlediği vahşetlere tanık olur, sonra da onu canavar olarak adlandırırız.
Düzenli ve ileri toplum olabilmenin tek yolu, bireyin önce kendi kullanma kılavuzunu, sonra da dünyaya getirdiği çocuk veya çocukların kullanma kılavuzunu en doğru biçimde okuyup incelemesi ve gerekli olduğu yerde uzman kişilerle iletişim içinde olmasından geçer. Fakat ne yazık ki olay yine gelip okuma alışkanlığına dayanıyor. Geri kalmış toplumların en kötü alışkanlığı ve onları geri kalmışlık utancıyla kaplayan bu davranış bozukluğu, yani okumama özürü burada da kendini ortaya koyuyor. Bireyler kendi kullanma kılavuzlarını da okumadığı gibi, çocuklarınınkini de okumuyor. Bu yüzden toplumlar geri kalmış olarak nitelendiriliyor.
Yapılan bir araştırmaya göre dünyada en çok kitap okuyan ulus Japonlarmış. Bir Japon yılda 12 kitap okuyormuş. Avrupalı ve Kuzey Amerikalılar 6 kitap okurken, Türkler'de ise altı kişi sadece 1 kitap okuyormuş.
Bu istatistiğe bakınca onların neden ileri milletler düzeyinde, bizim neden geri kalmış milletler düzeyinde olduğumuzu anlamak için çok fazla kafa yormaya gerek olmadığını anlamış olmamız gerekir. İleri gitmiş veya geri kalmış milletler kavramı ayrıca irdelenmeye ve araştırılmaya gerek duyulan bir kavramdır. Tek başına okumak yeterli midir yoksa paranın da ilerlemeye etkisi var mıdır, bu ayrıca araştırılır? Ancak okuma alışkanlığının olmaması, geri kalmışlığın tartışmasız en büyük sebebidir.
Peki bizim kullanma kılavuzumuz nerede, göster de okuyalım bakalım? Öğrenelim insan olmak nasıl bir şeymiş diye soranları duyar gibi oluyorum. Ama çoğunluğun hadi ordan sen de be adam, ne saçmalıyorsun. İnsanın kullanma kılavuzu mu olurmuş dediğini daha çok yüksek perdeden duyuyorum. Bütün eleştirileri de saygı ile karşılıyorum. Ancak beni eleştirmeden önce bu konularda bir kaç kitap okumanızı temenni ediyorum. Çünkü insan olmak ve insanın kullanma kılavuzu üzerine binlerce kitap yazıldığını ve yeryüzünde var olan bilimlerin tamamının bu konuya değindiğini söylemek istiyorum. Eğer bu konu bu kadar önemli olmasaydı, bunca kitaba ve bilime ne gerek vardı, bunun biraz düşünülmesini istiyorum.
Burada ayrı bir paragraf açıp, Alanya Kaymakamı sayın Erhan Özdemir'e GÖSTERDİĞİ HASSSİYETTEN ve TEPKİDEN dolayı şahsım ve mensup olduğum milletim adına hem teşekkür ediyor hem de özür diliyorum. Teşekkür ediyorum, çünkü "insan olmak" başlıklı bu seri yazımın haklılığını ortaya koydu. Özür diliyorum, çünkü bu yazıyı yazmakta geç kaldım. Belki birkaç hafta önce yazmış olsaydım ve bu insan olduğunu sanan primatlar bir vesile ile ellerine geçirip okumuş olsaydı az da olsa ne olduklarının farkına varır, primatlık yapmaktan utanırlardı. Şehrimize gelmiş misafirleri rahatsız edip, hayvanca duygularla hareket etmezlerdi. (Bu sözümden dolayı biyoloji tarafından hayvan olarak nitelenen canlılardan da özür diliyorum.) Sayın Kaymakamdan özür dilememin bir nedeni de benim halkımdan 15 dakika içinde 15 sapığın ortaya çıkmasıdır. Ben bile bu kadarını tahmin etmezdim. Hayal kırıklığına uğradım. Bu kadar mı insan olmaktan uzaklaşıp, hızla hayvan olmaya doğru gidiyoruz diye düşünmeden edemedim. Yoksa bende mi bu "insan olmak" konusunu hafife aldım?
İnsan olanların sayısının artması dileğiyle bugünlük hoşçakalın.