Dünya son yıllarda, paranın ve gücün en karanlık yüzüyle, Jeffrey Epstein vakasıyla sarsılıyor. "Dünyaya şekil verenler" diye hayranlıkla izlediğimiz o pırıltılı isimlerin; siyasetçilerin, iş insanlarının ve sanatçıların aslında nasıl bir bataklığın figüranı olduklarını izliyoruz.

Modern dünyanın "zirvesi" olarak pazarlanan o hayatların, aslında ne kadar derin bir ahlaki çöküş içinde olduğunu görmek tam bir hayal kırıklığı.

Mesele sadece bir "skandal" değil. Mesele, maddi varlığın büyüklüğü karşısında hiçbir kuralın, hiçbir sınırın tanınmaması.

Aşırı zenginlik, beraberinde korkunç bir "her şeyi yapabilirim" kibrini getiriyor. Özel adalar, lüks jetler ve bu ihtişamın ardına gizlenmiş çocuk istismarları...

İnsanlık onurunun, sınırsız bir keyfiyet uğruna nasıl ayaklar altına alındığını izlerken şu soruyu sormadan edemiyoruz: Sahne önünde barış ve adalet dağıtan bu isimler, gerçekte kimin dünyasını inşa ediyor?

Uluslararası zirvelerde burnundan kıl aldırmayan krallar, ayaklarına kırmızı halılar serilerek karşılanan liderler görüyoruz.

Ağzından çıkan tek bir cümleyle dünyayı altüst eden, gözlerinde umut aranan o şahsiyetler...

Ve sonra ortaya dökülen bu irinler!

Şimdi sormak lazım: Gazze’de katledilen çocukları bu eller mi koruyacak? Çocukları kirli ve yayılmacı bir oyunun parçası olmaktan bu vicdanlar mı kurtaracak?

Bizler burada milyonlarca beğeni alan sosyal medya fenomenlerinin yozlaşmış hayatlarını tartışırken, aslında dünyanın dört bir yanından başımıza irin yağıyor.

Bize adalet, eşitlik ve insan hakları dersi veren o "medeni" cephe, tarihin en büyük çocuk hakları ihlallerine imza atıyor.

Ve en acısı; bu adamlar hâlâ hiçbir şey olmamış gibi çıkıp ülkeleri, şirketleri, devletleri ve aileleri yönetmeye talip oluyorlar.

Medeniyet dediğiniz, bu mu?

Eğer medeniyet, cebi dolan insanın her türlü sapkınlığı kendine hak görmesiyse; eğer "modernlik" ahlaki değerlerin tamamen buharlaşmasıysa, biz bu sofradan kalkıyoruz.

Kendi ülkemizde de benzer yozlaşmalara, toplumsal değerlerimize yönelik saldırılara şahit olduğumuzda verdiğimiz tepki tam olarak buradan doğuyor.

Biz, paranın satın alamayacağı bir vicdanın, sarsılmaz bir geleneğin çocuklarıyız.

Peki, bu küresel çürümeye karşı evlatlarımızı nasıl koruyacağız? Onları sadece yabancı dillerle, kodlama dersleriyle donatmak yetmiyor.

Onların ruhlarını da sağlam bir zırhla kaplamalıyız. Geleneklerimiz, bizi biz yapan değerler sadece bayram kutlamasından ibaret değildir; onlar bizim ahlaki pusulamızdır.

Bu pusula şaşarsa, "modernleşme" adı altında çocuklarımızı bu karanlık dünyaya savunmasız teslim ederiz.

Gelin, bu çürümüş düzene karşı en güçlü kalkanımızı kuşanalım: Geleneklerimizi çocuklarımıza daha çok aşılayalım.

Hatta bu işi şansa bırakmayalım; okullarımızda "Geleneklerimiz ve Değerlerimiz" dersleri, müfredatın ötesinde bir şuurla işlensin.

Evlatlarımız, büyüklüğün paradan değil, karakterden geçtiğini görerek büyüsün. Ancak o zaman bu rezaletlere karşı gerçek bir set çekebiliriz.

Son tahlilde, bu coğrafyadaki en büyük servetimiz geleneklerimizdir. Toplumu korumanın yolu, dünyadaki bilimsel gelişmelerden kopmadan, kökleri gelenekler üzerinde yükselen o sağlam aile ve ülke yapısına sahip çıkmaktır. Çünkü kökü olmayan ağaç, ilk fırtınada devrilmeye mahkûmdur.

Esen kalın…