​ANTALYA’DA fırtına dindi, sular yavaş yavaş çekiliyor; ancak asıl enkaz, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte tüm çıplaklığıyla su yüzüne çıktı.

Bölge milletvekilleri, resmî kurumlar ve devletin tüm birimleri adeta seferber oldu.

Yaşanan bu doğal felaketin getirdiği yıkımlar ise yavaş yavaş gün yüzüne çıktı.

Ve görünen o ki birçok üreticimizin emekleri heba olmuş durumda.

Yaşanan bu felaketin sadece felaketi yaşayan tarafından atlatılması, üreticinin tekrardan serasını tarlasını ekmesi elbette çok zor.

Burada devreye resmî kurumlar girmeli ve büyük bir seferberlikle zararlar karşılanıp üreticiye can suyu olunmalıdır.

Bu yaşadığımız felaket, sadece bir hava durumu raporuyla geçiştirilecek bir doğa olayı değildir; bu, doğrudan mutfağımızdaki yangının, pazar filesindeki o korkutan boşluğunda habercisidir.

Antalya’da yıkılan her bir sera, sadece plastik ve demir yığını değil, bir çiftçinin bir yıllık uykusuz gecelerinin, çocuklarının okul harçlığının ve geleceğe dair beslediği tüm umutlarının yerle bir olması demektir.

Çiftçimiz bugün çamurun içinde sadece devrilen serasına değil, heba olup giden koca bir senesine bakıp kahroluyor.

Bu hazin manzaranın faturası ne yazık ki sadece köylüye kesilmeyecek. Antalya, Türkiye’nin sebze ambarı ve mutfaklarımızın can damarıdır.

Orada üretim durursa, yarın çarşıda pazarda etikete her baktığımızda canımız biraz daha yanacak. Üreticinin elinden tutulmaz, yaraları hızla sarılmazsa bu kriz dalga dalga tüm Türkiye’nin cüzdanına yansıyacak.

Bir yıllık emeği bir gecede toprağa gömülen çiftçiyi bugün ayağa kaldırmazsak, yarın hepimiz çok daha ağır bir bedel ödeyeceğiz. Tarımın başkentinde yükselen bu feryat, aslında hepimizin sofrasının geleceği için bir uyarı çığlığıdır.

Devletin artık "borç erteledik" gibi geçici ve pansuman çözümlerin ötesine geçmesi şarttır. Borç ötelemek, dert biriktirmekten ve çiftçinin sırtındaki yükü daha da ağırlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.

Bize bugün lazım olan; mazotta, gübrede ve tohumda doğrudan hibe, yıkılan seralar için bürokrasiye takılmayan hızlı fonlar ve üreticinin malına gerçek bir alım garantisidir.

TARSİM gibi sistemlerin hantal yapısından arındırılıp, en küçük üreticiyi bile koruyacak bir zırh haline getirilmesi artık kaçınılmazdır.

Sigorta kapsamının genişletilmesi ve primlerin ulaşılabilir olması, çiftçinin geleceğini bir sonraki fırtınanın merhametine bırakmamanın tek yoludur.

Eğer Antalya’daki o seralar yeniden kurulmaz, çiftçi toprağına ve üretimine küstürülürse, sadece üretim zinciri değil sosyal dengemiz de ciddi şekilde sarsılır.

Çiftçinin alın terini tüccarın insafına terk etmek, milli bir güvenlik meselesi olan tarımı kendi kaderine bırakmak demektir.

Bugün çiftçinin yanında dimdik durmak, aslında yarın evimize girecek ekmeği ve sebzeyi korumak, çocuklarımızın sağlıklı gıdaya erişimini güvence altına almaktır.

Geçmiş olsun Antalya, emeklerinizin çamura teslim olmaması için şimdi gerçek bir birlik ve seferberlik vaktidir.

Esen kalın…