DÜN takvimler yine o hüzünlü günü gösterdi, 1 Şubat. Barış Manço’nun; o kocaman yüzüklerini, upuzun saçlarını ve pelerinini alıp aramızdan ayrılışının yıl dönümüydü.
Dile kolay, yıllar geçiyor ama hani derler ya, "yeri dolmuyor" diye; Barış Abi tam da o cümlenin karşılığı.
Onu özlemek; aslında çocukluğumuzu, o eski bayram sabahlarını ve yitirdiğimiz o saf samimiyeti özlemek demek.
Gözlerinizi kapatın ve 1970’lerin İstanbul’una gidin. Gazyağı kuyruklarının olduğu, evlerde televizyonun henüz bir mucize sayıldığı, sokağın hem oyun alanı hem de hayat okulu olduğu yıllar...
Memleketin siyasi fırtınalarla çalkalandığı, sağın solun birbirine karıştığı o zorlu, o gri atmosferde Barış Manço, adeta gökkuşağından bir pelerinle çıktı karşımıza.
O dönem İstanbul’u sertti. Ama o, o sertliğin içinde yumuşacık bir köprü kurdu. Moğollar grubuyla birleştiğinde ortaya çıkan o tını, sadece müzik değildi. Anadolu’nun bağrından kopan o "Dağlar Dağlar" feryadı, İstanbul’un modern stüdyolarında yankılanırken aslında bize kim olduğumuzu hatırlatıyordu. Sazın teliyle gitarın sesini birbirine küstürmeden, halkın derdini modern bir dille anlattı.
70’li yılların o toz dumanı içinde iki dev isim vardı ki, ikisi de bu toprağın aynasıydı. Bir tarafta Cem Karaca, o gür sesiyle parkalı gençlerin, işçinin, haksızlığa uğrayanın yumruğu olurken; Barış Abi daha nahif, daha öğüt veren, deyim yerindeyse bir "modern zaman dervişi" gibi dokunurdu kalplere. Biri "Tamirci Çırağı"ndaki sınıf farkını haykırırken, diğeri "Halil İbrahim Sofrası"ndaki paylaşmanın kutsallığını fısıldardı.
Aslında ikisi de aynı büyük hikâyenin parçalarıydı. O günlerin kavgası gürültüsü içinde bu isimler, bize sanattan başka sığınacak liman bırakmadılar. Barış Manço, o dönemlerde herkesin sustuğu anlarda şarkılarındaki masallarla; "Gülpembe"siyle, "Kol Düğmeleri"yle aslında en büyük toplumsal mesajları verdi: "Sevgi en büyük güçtür." Barış Manço bize sadece şarkı bırakmadı; o bize bir duruş bıraktı.
O gümüş yüzükler sadece aksesuar değildi; her birinde bir hikâye, her parmağında başka bir coğrafyanın selamı vardı. Dünyanın öbür ucuna gidip oradaki bir kabileyle bağdaş kurup oturduğunda biz Anadolu’daki evimizde şunu anladık: "Dünya aslında kocaman bir köy ve biz hepimiz kardeşiz."
7’den 77’ye herkesi kucaklaması bir proje değil, kalbinin bir yansımasıydı. O; komşunun tavuğuna "kış" dememeyi, ıspanak yemenin bir kahramanlık olduğunu, "Domates, Biber, Patlıcan" derken bile hayatın en basit ve en gerçek renklerini görmeyi öğretti bize.
Hani o meşhur şarkında "Yaz tahtaya bir daha, tut defteri kitabı" diyordun ya; o günlerde bakkalın o sarı yapraklı veresiye defterindeki ödenemeyen borçları, bugün ise kredi kartı borçlarının pençesinde "asgari ödeme tutarı" ile nefes almaya çalışan modern insanın çıkmazını fısıldıyor kulağımıza.
Sen aslında her devrin dert ortağıymışsın…
Barış Abi, dün yine senin yokluğunla uyandık. Belki fiziken aramızda değilsin; o meşhur Moda’daki evin önünde her sene olduğu gibi yine hüzünlü bir kalabalık vardı.
Ama senin bıraktığın o miras, o "Kul Ahmet"in ceketi gibi hâlâ tertemiz ve hâlâ üzerimize tam oturuyor.
İstanbul artık o eski mahalle kültürünün yaşadığı İstanbul değil belki ama senin şarkıların çaldığı sürece o ruh bir yerlerde yaşamaya devam edecek. Ruhun şad olsun Barış Çelebi. Bu dünya, senin gibi bir "Barış"ı bir daha zor görür.
Esen kalın...