Literatürde politik konjonktür olarak geçen ve şu sıralar fazlaca aşina olduğumuz seçim ekonomisi söylemi; siyasi iktidarsızlıklar ve sıklıkla tekrarlanan yerel ve genel seçimler sebebi ile gelişmekte olan ülkeler için adeta bir kısır döngü...
Literatürde
politik konjonktür olarak geçen ve şu sıralar fazlaca aşina olduğumuz seçim ekonomisi söylemi; siyasi iktidarsızlıklar ve sıklıkla tekrarlanan yerel ve genel seçimler sebebi ile gelişmekte olan ülkeler için adeta bir kısır döngü oluşturmaktadır. İstisnasız her siyasi parti seçim öncesinde, yeniden seçilebilmek ya da mevcut oy oranını arttırmak amacı ile iktisadi politikalar belirlemekte, bu politikaların ülke ekonomisini nereye taşıyabileceğini kamuoyu ile paylaşmakta ve diğer partilerin kaynak tahsisi teoremlerini çürütmeye çalışmaktadır. Tabi, bu esnada; söz konusu politikaların belirlenmesi, çalışmaların yapılması, seçim hazırlıkları, mitingler, harcamalar, yardımlar, dağıtılan promosyonlar derken parti ekonomileri bir hayli sarsılıyor. İlk etapta göze çarpmayan bu seçim yatırımları, seçim sonrasında ise ülke ekonomisine ekstra bir yük oluşturmaktan öteye ne yazık ki geçemiyor. Buradan hareketle seçim ekonomisi adı altında geliştirilen ekonomi politikalarının, ülke ekonomisi üzerinde olumsuz etkiler yaratabildiğini ve bu politikaların bir çoğunun, hiç bir zaman hayata geçirilememiş veya geçirilemeyecek ütopik politikalardan oluştuğunu söylemek mümkün.
Seçim ekonomisi, seçim öncesinde genellikle iktidardaki partinin genişletici ekonomi politikaları uygulaması şeklinde gerçekleşmektedir. Nitekim yeniden iktidar koltuğuna oturmak isteyen siyasiler, bu amaçlarına paralel olarak seçimin hemen öncesinde; vergileri azaltmakta, kamu ve sosyal yardım harcamalarını arttırmakta, devletin üretmiş olduğu ürün ve hizmetlerde zamdan kaçınmakta hatta indirime gidebilmektedir. Bu tür etkinlikler kısa vadede; geçim sıkıntısı ile mücadele eden seçmenlerin gözlerine, gönüllerine ve ceplerine hoş görünüyor olsa da uzun vadede hane ve ülke ekonomisi için kalıcı ve sürdürülebilir bir kalkınma sağlayamamaktadır. Nitekim üniversite yıllarımın son senesinde “işsizlik’’ üzerine hazırlamakta olduğum tezin ön araştırmalarını yaparken, o dönem açıklanan işsizlik verilerine göre ülkemiz genç işsizliğinde Yunanistan, Portekiz ve İspanya gibi ülkelerin gerisinde gelmekteydi. Tabi ki şu anda ve her daim olduğu gibi o dönem de ‘’genç işsizliğinin azaltılması’’ tüm siyasi partilerin ekonomi politikaları arasında yer almakta ve dile getirilmekteydi. Fakat maalesef aradan geçen süreçte, ki ekonomik olarak kısa dönem sayılabilecek bir süre, bugün genç işsizliğinde geldiğimiz nokta, bizlere vaat edilenlerin tamamen aksini gösteriyor. Son verilere göre, genç işsizliği genel sıralamasında, Avrupa birincisi olarak başı çekmekteyiz. Planlanan, hazırlanan, dile getirilen her şeyi ve bunlarla birlikte, bu amaçla harcanan ülke gelirlerini atın çöpe gitsin… Lafı kısa tutmak gerekirse, elbette seçim döneminin siyasi partiler ve devlet için yaratacağı bir maliyet olacak. Olmak da zorunda. Söz konusu bu mutlak maliyetleri; YSK’ya yapılan ödenek, seçim ofislerinin kurulması, seçimlerde görev alanların ücretleri gibi doğrudan seçim ile ilgili giderler olarak sıralayabiliriz. Ancak! Oy uğruna bir takım dolaylı maliyetlerin yaratılması, seçim kazanma şansını maksimize etmek için yapılan ve çoğu zaman kayıtlarda yer almayan promosyonlar, kamu harcamalarının arttırılması gibi eylemler; genel ekonomik seyrimizi olumsuz yönde etkilemektedir. Bu maliyetler, netice olarak; yeniden seçilen ya da yeni iktidara gelen partinin karşısına, kendi yarattığı ve uğraşmak zorunda kaldığı fakat sonuçlarına tüm vatandaşların ortak şekilde katlanmak durumunda kaldığı bir ekonomik sorun olarak çıkmaktadır.
Dünya görüşüne ve siyasi duruşuna çok saygı duyduğum bir büyüğüm, bir sohbet esnasında, siyasi partilerin ‘’halkın seviyesine ineceğiz’’ şeklindeki söylemlerini doğru bulmadığından, asıl önemli olanın ‘’halkın seviyesini yükseltmek’’ olduğundan bahsetmişti. Oldukça yerinde ve doğru bir tespit olması sebebiyle aklımda kalmış. Buna istinaden dilerim ki, ekonomik açıdan da seviyesi ve sınıfı yükselen halk olur! Umarım hepimiz ‘’taraftar siyasetinden’’ sıyrılarak sandık başına gider ve oyumuzu, akıl süzgecinden geçirerek kullanırız. Çünkü siyaset, futbol maçı değildir. Kazanan ya da kaybeden tek bir taraf yoktur. Bu seçimin sonucunda da kazanacak ya da kaybedecek olan, bütün Türk halkı olacaktır. Bu doğrultuda en büyük beklentim; sonucu her ne olursa olsun bu seçimin, Türkiye’yi sosyal, siyasi, kültürel ve ekonomik olarak bir değil birkaç adım ileriye taşımasıdır.