Alanya’da göreve başladığım tarihten, çok daha sonraki günlerde tanıdım O’nu…
Oysa akşamları takıldığımız mekânlar ve de ortak dostlarımız, aynı kişilerdi…
Uzaktan, uzağa selamlaşıyorduk sadece…
45 yıl öncesinin Alanya’sı…
Karşılıklı oturulup sohbet edilmese de tanışılmasa da herkesin birbirini tanıdığı yıllardı o yıllar…
Bankacısı, doktoru, diş hekimi, avukatı, eczacısı, mimarı, mühendisi, oteli/otelcisi, bakkalı, manavı iki elin parmak sayısından fazla değildi.
… …
Benim de Alanya’da dördüncü ya da beşinci ayım.
Bir akşam bir mekânda, Milletvekili Ali Dizdaroğlu ile bir yemekte sohbet ediyoruz.
Rahmetli girdi kapıdan; Dizdaroğlu’nun daveti üzerine de masamıza oturdu.
Uzun uzun sohbet etme fırsatını ilk kez o masada bulmuştuk.
… …
“Kırgınım size Sayın İşman” diye söze başladım ve devam ettim; “Dört ay oldu, bir ‘Hoş geldine gelmediniz…”
Kendine özgü beyefendi kişiliğiyle tebessüm etti; “Haklısınız Müdürüm” dedi ve ekledi “Ah benim bu ilkelerim!”
Bir süre durdu, soluklandı…
Belli ki kullanacağı sözcükleri seçmek, kullanacağı sözcüklere özen göstermek istiyordu.
“Hoş geldiniz Müdürüm; Alanya’mıza, hoşluk getirdiniz” dedi; sonra da kelimesi kelimesine bugün gibi aklımda olan ilkelerini dillendirdi;
“…Üst düzey unvanlı memurların yaşamında iki özel evre vardır. İlk evre, ‘Emekliliğinden önceki yani görevde olduğu süre içindeki’ evredir.
İkinci evre de ‘Emekliye ayrıldıktan sonraki ya da görevden ayrıldıktan sonraki’ evredir.
Bizim vatandaşımız, o üst düzey unvanlı zata, “Görevde olduğu sürece” gösterir ilgisini ve yakınlığını,
Görevden ayrıldığı gün de o ilgi ya yok olur ya da asgariye iner.
Bu durum beni üzer ve rahatsız eder…
O nedenle ben; o üst düzey görevlilere makamından ayrıldığı günlerinde ilgimi ve yakınlığımı gösteririm…”  dedi.
Şaşkındım.
Bu güzel düşünceleri dillendiren o adam, o an; büyüdü, büyüdü bir dev oldu gözümde.
O gün kanım kaynadı Rahmetli’ye…
Ve o gün “Kardeşim” dedim O’na…

O günden sonra da çok sık ve de ailecek görüştük…
Kendine özgü ilkeleri vardı.
Ne yapar, neylerse; yakıştırırdı kendine…
Mert, dürüst ve dobraydı.
Dahası vefalıydı.
Kardeşim demiş, kardeşim gibi de sevmiştim.
Zaman içinde de onu bu denli sevenin sadece ben olmadığımı anladım.
Çok seviliyor ve sayılıyordu.
Her insana nasip olmayacak bir yeri vardı Alanya’da…
O nedenle, “Yapmayın, etmeyin; ben siyaset üstü bir kişiyim. Beni bulaştırmayın bu işe…” demesine rağmen yaka paça siyasetin içine sokulmuştu.
Rahatsızdı,
“Siyaset, benim işim değil…” diyordu, her fırsatta…
Nitekim bir süre sonra da sonlandırmıştı siyasi yaşamını…
Doyumlu bir insandı.
Pek çok hastasını, hiçbir ücret almadan, tedavi ettiğinin canlı tanığıyım.
Bir gün, “Yahu doktorum, ondan para alma, bundan alma, sen neyle karnını doyuruyorsun!?” demiştim, şaka yollu.
Her zamanki beyefendi tavrıyla, “Duaları yeter Müdürüm, duaları…” demişti güleç yüzüyle… 

*    *    *
45 yıl oldu Alanya’ya geleli.
Hiçbir ölüm, bu denli yıkıp, bu denli sarsmadı beni.
Bir Metin İşman daha gelir mi Alanya’ya; sanmıyorum…
Bugün bu Güzel İnsanın ölüm yıldönümü. Anmadan geçemedim.
Kelimelerle anlatılmayacak kadar özel ve mükemmel bir insandı O…
Cenazesinde, “Her şey yakışır, her şeyi yakıştırırdın kendine ama bu ölüm yakışmadı sana Metin’im…” demiştim.
… …
Geçenlerde damadı Diş Hekimi Murat Özçelik’le andık O’nu.
Murat Kardeşime, “Güler yüzünle, candan, içten tavırlarınla İşman Aile ’sine yakışan bir damat oldun ve yakıştın…” dedim.
Yine bu yıl içinde de çocukluğunu bildiğim oğlu Onuralp İşman’ı tanıdım.
Onuralp, babası gibi klinik sahibi bir diş hekimi.
Hık demiş babasının burnundan düşmüş.
Bu kadar mı benzerlik olur.
Görünce ağlamamak için zor tuttum kendimi.
Sarıldım, uzun süre bırakmadım.
Ve “Babanın oğlu ol” dedim. “Baban gibi ol…”

* * *


… …
Işıklar içinde uyu Metin dostum.
Ben kendi payıma yokluğunu çok hissediyorum…