1960'ların Türkiye'sinde büyüdüm. O yıllarda ülkede özgürlükçü bir ortam yeniden gelişmeye; sendikalaşma, üniversite özerkliği, her sosyal sınıfın mecliste temsili gibi demokrasinin olmazsa olmazları yerleşmeye başlamıştı....
1960
’ların Türkiye’sinde büyüdüm. O yıllarda ülkede özgürlükçü bir ortam yeniden gelişmeye; sendikalaşma, üniversite özerkliği, her sosyal sınıfın mecliste temsili gibi demokrasinin olmazsa olmazları yerleşmeye başlamıştı.
Hayate Hanım İlkokulu feyz aldığımız yuvamızdı. Neredeyse tamamı, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlanma projesi olan Köy Enstitüsü çıkışlı öğretmenlerimizden eğitim almaktaydık. Onlar bize her şeyden önce iyi insan, ülkesine bağlı vatandaş olmayı öğretmekteydi.
Grapon kağıtlarından yaptıklarımız ve kendi yaptığımız resimlerle süslediğimiz mütevazı sınıflarımızda milli bayramlarımızı kutlardık. Öğretmenlerimiz yaşadığımız günün anlamını, korumak durumunda olduğumuz kutsallarımızı abartısızca ama sindirerek bize öğretirlerdi.
Ulusal bilincin yükseltilmeye başlandığı o yıllarda yavrukurt (küçük izci) giysilerimizle bayramlara katılırdık. 1960’ların dünya güzeli kasabası Alanya’da en uygar, ışıltılı kadınlar doğal olarak Köy Enstitüsü mezunu olan öğretmenlerimizdi. Şemsa Tuncer, Nilüfer Aydın, Müşerref Önder ve Emine Kıymaz Alanya Orta Çarşı’daki manifaturacı esnafına yavrukurt kumaşı ısmarlardı.
Aldıkları eğitimin gereği olan bilgileri ve yüksek özverileriyle, öğrencilerinin bir çoğunun yavrukurt giysisini, adı geçen öğretmenlerimiz dikmekteydi. Ya da, Asım Can gibi günün terzilerinin İstanbul Sultanhamam’dan getirdiği hazır örnekleri, onun Can Tekstil mağazasında isteyenler tarafından model olarak da kullanılmaktaydı.
Bir gün öncesinden naftalinli sandıklardan çıkarılan izci giysilerimizle provalar yapılırdı. Hızlı büyüdüğümüz o yaşlarda, dar gelen şortlarımızın tamire gittiğini hatırlarım. Üst cebimize asılan düdük ve belimizdeki gri renkli çakının hafiften küflenmesine aldırmazdık. Sarı kurdele ile ucunu bağladığımız üçgen fularımız ve yine sarı püskülleri olan kahverengi çoraplarımız ile sanki dünya yakışıklısıydık.
Kuyularönü Cami meydanından başlayıp, şimdiki havuzlu parkın olduğu boş alan ve sonrasında lisenin önündeki top sahasına taşınan tören alanlarında coşkuyla ulusal bayramlarımızı kutladık. Hiçbir törende sıkılmadım, bitsin diye dua etmedim. Sınıflarımıza geri döndükten sonra o günün coşkusunu yaşayarak büyüdüm ve bugünlere taşıdım…
O yıllarda da doğal olarak karşıt siyasi görüşler vardı ve onların kurduğu hükümetlerle ülke yönetildi. 1960 sonlarında ülkede yurt adı altında gerici oluşumlar ve okullar filizlendi. Ama hiçbir zaman Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nin rejiminin değiştirilmesi yolunda adımlar, o iktidarlarca atılmadı. Toplumu kenetleyen, bir ulus yapan değerler yıpratılmadı.
Ülke vatandaşlarını bir arada tutan ulusal bilinçti. Din bu konuda referans olmadı, birleştirici olarak kullanılmadı. Ülkemiz o yıllarda dinini siyasallaştırmadan yaşadı. Hiçbir yabancı güç, bize hangi yüksek değer adı altında birleşmemiz gerektiğini empoze etmemiş ve bu yolda bir siyasi parti oluşumuna ön ayak olmamıştı.
Ne şanslıyız ki, biz o yaşların yavrukurtları açık bilincimiz, güçlü geleneğimiz ve eğitimimizle hala 23 Nisan’larda ayakta duruyoruz; dimdik ve umut yüklü…