EKONOMİK kalkınma ve gelişme süreci; emekleme, kalkınma ve olgunluk olmak üzere üç temel evreden oluşmaktadır. İlk evre olan emekleme süreci, ekonominin tarıma dayalı olduğu ve sanayileşmenin yok sayılabilecek kadar az gerçekleştiği ve...

EKONOMİK

kalkınma ve gelişme süreci; emekleme, kalkınma ve olgunluk olmak üzere üç temel evreden oluşmaktadır. İlk evre olan emekleme süreci, ekonominin tarıma dayalı olduğu ve sanayileşmenin yok sayılabilecek kadar az gerçekleştiği ve ya hiç gerçekleşmediği dönemi ifade etmektedir. Nitekim bundan yalnızca yüz yıl önce, II. Abdül Hamit Dönemi Türkiye’si için emekleme evresinin henüz başında olduğunu söylemek mümkün. Kaldı ki o dönemde tarımsal üretimden bile etkin biçimde yararlanamayan bir Türkiye portresi görüyoruz. Alt yapı eksikliği nedeni ile Adapazarı’nda yetişen patatesi İstanbul’a ulaştıramayan ve Fransa’dan patates ithal eden bir Türkiye… Elbette ki zaman su gibi geçiyor ve birçok şeyi değiştiriyor. Bu sayede biz de bu gün Türkiye için, ikinci evre olan kalkınma evresi içerisinde bulunduğundan bahsedebiliyoruz. Kalkınma evresinde; ekonomisi tarıma dayalı ve kendi kendisine yetme çabasındaki toplumlar artık sanayileşmeye, ihracata ve yatırımcıların dikkatini çekmeye başlar. Yapılan yatırımların, kendilerine sunduğu imkanlar ile birlikte gelecek vaat eden şirketlere sahip olur ve hizmetler sektöründe daha aktif bir rol üstlenir. Buraya kadar her şey yolunda fakat asıl önemli olan; bu noktadan sonra üçüncü evre olan olgunluk evresine sıçrayabilmektir. Türkiye tam olarak burada duraksıyor ve yerinde saymaya başlıyor… Hal böyle olunca zihnimde iki soru canlanıyor;

1.Olgunluk evresi içerisinde bulunan ülkeler ne gibi özelliklere sahip?

2.Türkiye olarak biz, neyi eksik yapıyoruz?

Olgunluk evresi; artık sanayileşmenin ötesine geçerek teknoloji üreten, dış yatırımlar yapan ve kendisine de sürekli olarak yatırımcı çekebilen, her alanda markalaşmaya önem veren ve de markalaşmayı başarmış ülkeler düzeyini ifade ediyor. İkinci soruya gelecek olursak; olgunluk evresine geçiş yolu uzun ve son derece meşakkatli fakat Türk toplumu aceleci ve sabırsız! Evet, sanayileşmenin hayati bir önem arz ettiğini ve toplumlar için sanayinin, tarıma alternatif bir sektör değil bir zorunluluk olduğunu öğrendik ancak zihnimize oturtamadığımız durum; yalnızca sanayileşmenin kalkınmak için yetmediği aynı zamanda markalaşmanın ve katma değer yaratmanın da son derece önemli olduğu. İfade etmek istediğim yalnızca üretim alanında marka yaratmak değil, topyekun bir markalaşmak. Her alanda marka yaratabilmek ve bu marka değerini koruyabilmek; il il, kasaba kasaba, her sektör ve her bir firma için… Yaşadığımız belde üzerinden basit bir örnek verecek olursak; Alanya’da yetişen ve Türkiye’nin dört bir yanına yine Alanya’dan dağıtılan portakalın büyük pazarlarda Finike Portakalı adı altında satılması, Alanya ve Alanyalı portakal üreticileri açısından ‘markalaşma yolunda’ büyük bir kayıptır. Hak vereceksiniz ki Türkiye genelinin, yurt dışı pazarındaki kayıpları bundan çok daha büyük olacaktır.

Ne yazık ki marka yaratacak sermayeye sahip üreticilerimiz, marka değeri yaratarak uzun vadede satış değerlerini beş ila on kat arttırmak yerine kısa vadede kendilerine daha çok kazandıracak politikalar ile satışları arttırmayı tercih ediyor. Promosyonlu satışlar, indirimler, sürümden kazandıran kalitesiz ya da defolu ürünleri piyasaya sürmek, bu konuda verilebilecek örneklerden yalnızca birkaçı. Halbuki markalaşabilmek ve bunu gerçekleştirirken de oluşacak maliyete katlanarak kaliteden ödün vermemek üreticilere ve ülkeye üç önemli getiri sağlayacaktır; Maliyetin üzerinde satış rakamları, müşteri memnuniyetini takiben gelen müşteri sadakati ve gelecek nesillere ulaşabilecek bir isim ve kalite anlayışı!

Uzun lafın kısası, kimileri için marka; kaliteli mal ve hizmet üretmek kimileri içinse sürdürülebilir kalite anlayışını devamlı bir politika haline getirerek her alanda uygulamak, benimsemek ve benimsetebilmektir. Zorlu ve maliyetli bir süreç gibi görünüyor olsa da gelecek kuşaklara yükselen değerler bırakabilmek, şüphesiz sürdürülebilir bir kalite anlayışından geçer ki uzun vadede bu anlayış, tüm emek ve çabaların karşılığını muhakkak verecektir.