Yarım asırdır bu sektörün tozuyla, toprağıyla, başarısıyla ve sancısıyla yoğrulmuş bir insan olarak konuşuyorum. Elli yıllık turizm hayatımda Türkiye’nin yokluklardan sıyrılıp dünya liginin zirvesine nasıl tırmandığını adım adım yaşadım. Otellerimizin kalitesi, insanımızın samimiyeti, mutfağımızın zenginliği bugün göğsümüzü kabartıyor.
Ama dostlar, gelin bugün birbirimize pembe tablolar çizmeyelim. Vizyoner olmak, yalnızca başarıyla övünmek değildir; kapıya dayanan tehlikeyi herkesten önce görüp haykırmaktır.
Bugün Türkiye turizmi, kontrolsüz büyümenin, bölgesel sıkışmaların ve yıllardır halı altına süpürülen altyapı sorunlarının faturasıyla yüzleşiyor. Sahnede herkes “yeşil turizm”, “ekolojik denge”, “sürdürülebilirlik” tiratları atıyor. Acı gerçek ise şu: Biz sürdürülebilirliği hayata geçirmiyoruz, adeta süründürüyoruz.
Alman basınından Frankfurter Rundschau’da yayımlanan bir haber ajandamıza bomba gibi düştü. “Akdeniz’de kirlilik kritik seviyede, Türkiye tatili tehdit altında” diyerek alarm veriyorlar. Antalya’nın, Alanya’nın, Çıralı’nın o canım kıyıları mikroplastik tehdidiyle çalkalanıyor. Adana ve Mersin hattındaki atık tesislerinden derelere, oradan da akıntılarla en kıymetli sahillerimize sürünen atıklardan bahsediyoruz.
Tablo ortada: hocalarımızın da dediği gibi : Antalya tek başına yaklaşık 17 milyar dolarlık turizm geliri yaratıyor. Buna karşılık bu atık ticaretinin hacmi topu topu 200 milyon dolar civarında. 200 milyon dolarlık bir rant ya da ihmal uğruna, milyarlarca dolarlık ulusal markamızın itibarını ateşe atıyoruz.
Artık Avrupalı turist sadece tesisin şatafatına, havuzun büyüklüğüne bakmıyor. Destinasyonun özüne bakıyor; denizin berraklığına, soluduğu havaya, tabağına gelen gıdanın temizliğine bakıyor. Cep telefonuyla çekilen 20 saniyelik bir kirlilik videosu, milyarlarca euroluk tanıtım kampanyasını bir anda çöp edebiliyor.
Üstelik dert sadece denizle bitmiyor. Avrupa’nın gıda denetim sistemlerine (RASFF) baktığımızda, tarlalarımızdaki aşırı kimyasal ve pestisit kullanımı nedeniyle geri dönen ürünlerin haberi içimizi yakıyor. Gourmet turizm diyoruz, Michelin yıldızlarıyla gurur duyuyoruz; ama mutfağın restoranda değil tarlada başladığını unutuyoruz. Tarladaki üretimi kontrol edemezseniz, en prestijli restoran konseptiniz bile havada kalır. Turizm ile tarım ayrı kompartımanlar değildir. Ülkemize gelen 60 milyon turist, aynı zamanda bizim tarım ürünlerimizin 60 milyon tüketicisidir.
Bir problem dile getirildiğinde “Türkiye imajı zedeleniyor” diye kalkan kuşanmayı bırakalım. Gerçek dost, yara büyümeden neşteri vurandır. Denizdeki plastik milliyet dinlemez, gıdadaki kimyasal parti gözetmez, kirlenen su otelin kaç yıldızlı olduğuna bakmaz.
Türkiye turizminin bundan sonra ihtiyacı olan şey daha fazla yatak kapasitesi ya da her boş sahile yeni bir beton blok dikmek değildir. İhtiyacımız olan şey katıksız ve denetlenebilir bir kalite hamlesidir:
Taşıma kapasitelerimizi bilimsel olarak yeniden hesaplamalıyız.Arıtma ve geri dönüşüm altyapısını turizm yatırımlarının önüne geçirmeliyiz.Tarladan tabağa gıda takip zincirini dijital olarak sıkı denetime almalıyız.
Denizimiz de, toprağımız da geleceğin turizmcilerinden aldığımız emanetlerdir. Bu servet sonsuz değil. Sürdürülebilirlik otel lobisine asılan süslü bir sertifikadan ibaret kalırsa, önümüzdeki 50 yılı vizyonla değil, ancak kayıplarla konuşuruz.
Gelin, bu kavramı sadece toplantı gündeminde salt konuşmalara bırakmayalım. Sahada, denizde ve tarlada sürdürebilirliğin seferberliği için ciddi bir siyaset üstü bir altyapı bir platformu oluşturalım