Türk siyasetçilerinin en büyük zaafı, mesleki dayanışmadan yoksun olmaları. Demokrasinin olmazsa olmazı, siyasi partiler ve parlamentodur. Parlamentoya, dolayısıyla siyasetçilerin alanına bir müdahale olduğunda, istisnasız bütün siyasetçilerin,...

Türk siyasetçilerinin en büyük zaafı, mesleki dayanışmadan yoksun olmaları. Demokrasinin olmazsa olmazı, siyasi partiler ve parlamentodur. Parlamentoya, dolayısıyla siyasetçilerin alanına bir müdahale olduğunda, istisnasız bütün siyasetçilerin, mesleki dayanışma içinde, bu tür müdahalelere karşı çıkmaları gerekir. Siyasi partilerin bir biriyle yarışı, hatta birbirlerine dönük en acımasız eleştirmelerde bulunmaları ayrı bir konu, dışarıdan birilerinin bir biçimde parlamentoya müdahale etmesi karşısında birlik olmaları ise, apayrı bir konudur. Bu ayrımı yapamayan, en azından, mesleki dayanışma çizgisine taşınamayan, düşmanımın düşmanı dostumdur anlayışından yola çıkarak, kurumsal anlamda bir yıkıma seyirci kalmayı bırakın, bu yıkıma destek olmak kadar yanlış ne olabilir? Türk siyasi tarihinde, darbelere ve bürokratik oligarşinin siyasi alana müdahalesine tepki koyma cesaretini gösterebilen tek lider rahmetli Bülent Ecevit’tir. Rahmetlinin birçok konuda özellikle de ekonomide ve bürokratik yapının işleyişi konusunda belli bir bilgi birikimi ve deneyimi olmaması nedeniyle iktidar olduğu dönemlerde birçok yanlışa imza atmış olmasına karşın, demokrasi konusunda özellikle de sivil otoriteyi tasfiye etmeye kalkanlara karşı dik durma, bu tür müdahalede bulunanlara tepki gösterme cesaretini gösterebilmiştir. 28 Şubat sürecinde, parlamentoda yer alan siyasi partilerin milletvekili sayıları üç aşağı beş yukarı benzer noktadaydı. Tek başına iktidar olamayan partiler, kritik rakamlara dayalı bir oy oranıyla, peş peşe koalisyonlar kurarak hükümet olama sevdasının hesabı içindeydiler. 6 Mart 1996'da Anavatan Partisi ve Doğru Yol Partisi, Demokratik Sol Parti'nin dışarıdan desteğiyle ANAYOL Azınlık Hükümeti kuruldu. Bu hükümet Refah Partisi'nin verdiği gensoru önergesiyle 28 Haziran 1996'da düştü; yerine DYP ile RP'nin kurduğu REFAHYOL Hükümeti başa geldi. REFAHYOL Hükümeti 28 Şubat süreci içerisinde askerin yoğun baskısı sonucu istifa etmek zorunda kaldı. Bugünlerde, ülke gündeminin baş köşesine oturan bu post model darbenin yargıya taşınmasıyla birlikte, toplumun her kesimi 28 Şubat sürecinde kimin ne yaptığını ve demokrasiye sahip çıkanlarla, darbeye destek verenlerin şeceresi çıkarılmaya çalışılıyor. 28 Şubat sürecinde, laik kesimin önemli bir bölümü, salt Refah Partisi ve lideri Rahmetli Erbakan’ın iktidardan uzaklaşmasına yoğunlaşırlarken, bu uzaklaşmanın, demokrasi dışı bir müdahale olup olmadığına, demokrasi penceresinden bakmadılar. Genelde bizim sol ya da sosyal demokrat, özellikle de CHP tabanı, ne pahasına olursa olsun, salt Laik Cumhuriyeti koruma ve kollamaya çalışırlarken, demokrasiyi akıllarının ucundan bile geçirdikleri kanısında değilim. Atatürk, ittihatçıları tasfiye etmesine rağmen, Atatürk sonrasında ittihatçı ve darbeci unsurlar, CHP’ye çöreklenebildiler! Bugün hala, CHP’nin 6 temel ilkesinin içinde “Demokrasi” yer bulabilmiş değil. Tabii burada, Rahmetli Ecevit’in, 1971 ve 1980 darbesine gösterdiği tepkiyi burada neden göstermedi diyebiliriz. Sanırım bu da, geleneksel anlamda CHP’nin laikliğe olan duyarlılığının bir sonucu olarak, en azından bu süreçte sessiz kalmayı tercih etmiş olmalı! Sözün özüne gelirsek, parlamentoya sahip çıkma geleneği olmayan bir parlamentonun ve de parlamenterlerin toplumda saygın bir yer edinmesi mümkün mü?