BİR seçim atmosferi düşünün, Avrupa’nın sakin bir şehrinde, belki bir Hollanda kasabasında. Adayımız, “Trafik sıkışıklığını çözme sözü” yazan bir tişörtle bisikletinin üzerinde.
Propagandası, mahalledeki bir kafe köşesinde, bir fincan filtre kahve eşliğinde yapılan samimi bir sohbetten ibaret. Broşür mü? Geri dönüşümlü kağıt, mümkünse iki cümle. Ne bir marş sesi, ne bir ışık şöleni. Amaç belli: Mütevazı bir maaşla o şehre hizmet etmek.
Şimdi bu manzarayı, bir zaman tünelinden fırlatıp, "Anadolu topraklarına" ışınlayalım. Henüz ilkbahar gelmeden, gökyüzü devasa bir reklam panosuna dönüşür, caddeler "Görkemli Seçim Sarayları" ile taçlanır. Adını "ofis" koyduğumuz bu mekanlar, adeta bir kültür sarayı edasıyla hizmet verir. Kapıdan attığınız ilk adımda, sizi karşılayan şey; stüdyoda milyonlar harcanarak yapılmış, ritmi akılda kalıcı ama sözleri “Acaba ne anlama geliyor?” dedirten o meşhur seçim marşı olur…
O marş ki, bazen bir rock konseri coşkusuyla, bazen de bir askeri bando ciddiyetiyle kulağınızda çınlar.
Gelelim İkram Fuarı'na... Avrupa'daki o mütevazı kahvenin yanında, bizde adeta bir "Gurme Festivali" başlar. Simitler, peynirli poğaçalar, kaşarlı açmalar, döner ziyafetleri, baklavalar, künefeler... Seçim ofisinden aç çıkan, mahcup olur. Adayla kurulan "samimi temasın” bedeli, günde üç öğün aç kalmama garantisidir.
İşte tam bu noktada, o naif hiciv okunu fırlatma sırası geliyor: Bütün bu devasa bütçe nereden geliyor? O lüks seçim otobüsleri, o havai fişek gösterileri, o LED ekranlar...
Harcanan bu servetler, bir yıl boyunca o şehrin en acil altyapı sorununu çözebilir, yüzlerce öğrenciye burs olabilir, hatta belki de o marşları yazan sanatçıya telif ücreti olarak birkaç mütevazı daire bırakabilirdi.
Düşününce ironik değil mi? Avrupa’daki meslektaşının belki de ortalama bir üst düzey memur maaşı aldığı bir pozisyon için, bizde adeta bir servet yakılıyor. Bu durum ister istemez, seçmenin kafasında o kaçınılmaz şüpheyi doğuruyor: Bu harcama, o koltuğun getirdiği maaş için mi, yoksa o maaşın getirdiği "güç ve statü" potansiyeli için mi yapılıyor?
Şeffaflık ise bu curcunanın en çok ihtiyaç duyduğu detoks. Çünkü vatandaşın gözünde, o milyon liralık marşın ritmi, şehrin yamalı yollarında, eksik kalan hizmetlerde bir israfın yankısı olarak duyuluyor.
Ne zaman ki adaylar, şarkılar yerine somut projeleri konuşur, simitler yerine şeffaf bütçe raporlarını ikram ederler, işte o zaman yerel demokrasi, komik ve abartılı bir gösteri olmaktan çıkar.
Ve o son poğaça da yendiğinde, marşlar sustuğunda, seçmen sitem etmeye başlar: "Başkanım, seçim bitti, şimdi neden telefonuma bakmıyor?
O kadar koştuk, yemeğini yedik, şimdi mi unuttu?" Geriye sadece şu soru kalır: O koltuk, neden bu kadar pahalıya mâl oldu?
Alanya'daki, Antalya'daki tüm gelecek yerel seçim adaylarına naif bir çağrım olsun.
Gelin, bir centilmenlik anlaşması yapın.
Mütevazı, sade ve etkili bir kampanya yapın.
Projelerinizi anlatın, bütçenizin şeffaf olduğunu gösterin.
Unutmayın; en iyi seçim şarkısı, o koltuğa oturduktan sonra halkın huzuruna sunduğunuz başarılı hizmetlerin melodisidir.
Simit yerine hizmet, şov yerine samimiyet... İşte yerel demokrasinin olması gereken başyapıtı budur.
Esen kalın…