Geçtiğimiz hafta, Ankara’dan üst düzey bürokrat konuklarım vardı...
Onları Alanya Kalesi çıkışındaki Kolcuoğlu Restoran’da ağırladım...
Kolcuoğlu Restoran’ın pek çok özelliği var.
Öncelikle sakin ve sessiz...
Sonra yemekleri ve servisi mükemmel...
Personeli olağanüstü ilgili ve güler yüzlü...
Ama en önemlisi Alanya koyu ve iskelesi en güzel buradan izleniyor... Gündüz seyri başka, gece seyri bir başka güzel...
Konuklarım büyülenmiş gibi huşu içinde izlediler Alanya’yı... Büyülendikleri manzaradan kurtarıp uzun süre yemeğe oturtamadım.
Yemek yerken bile gözlerini ayırmadılar etkilendikleri manzaradan...
Bir bürokrat dostum, kaymakamlık lojmanının önünden başlayıp, iskelede biten yol için; “burası Alanya’nın, göz kamaştıran, paha biçilmez bir gerdanlığı olmuş...” dedi.
Bu iltifat kendime yapılmış gibi ağzım kulaklarıma vardı...
Alanya sevdası böyle bir şey işte.
Alanya için yapılan övgülerden ne denli mutlu oluyorsanız; Alanya için yapılan yergilerden de o denli rahatsız oluyorsunuz. …
Alanya’ya en son 1985 yılında geldiğini, Alanya’yı çok değişmiş bulduğunu dillendiren konuklarımdan birinin ilgili ve ısrarlı soruları üzerine; iskele ve çevresinin geçirdiği evreleri atalarımdan şahsıma kalmış mülk gibi ballandıra ballandıra anlattım.
“…Bu paha biçilmez gerdanlığın geçirdiği evreleri; deniz dolgu çalışmalarının nasıl ve ne tür koşullarda yapıldığını; bu konuda dönemin Belediye Başkanı Sayın Müstakbel Dim’in verdiği mücadeleyi; ufukları dar, vizyonsuz yobaz çevrecilerin, bu dolgu çalışmaları nedeniyle Sayın Dim’i dillerine dolayıp kendisini nasıl hırpalayıp, yıprattıklarını; Sayın Dim’den sonra, Belediye Başkanı Sayın Hasan Sipahioğlu dönemine gelinceye kadar buraya, inatla tek bir çivi çakılmadığını; ama geniş bir vizyona ve ileri görüşe sahip, Sayın Sipahioğlu ve ekibinin, bu projeye kaldığı yerden devam ederek, bu göz kamaştıran panoramayı yaratıklarını...” vurguladım.
* * *
Ve gece boyu konuklarımla şunları konuşup, şunları tartıştık.
“…Her yörede, her ortamda yaşamanın bir bedeli var. Alanya’da yaşamanın da bir bedeli var.
Ve herkes bu bedeli ödemek, herkes bu taşın altına elini koymak zorunda.
Ne yapılmasını istiyorsak, birlikte yapacağız. Daha doğru bir ifadeyle yapmak zorundayız…
Yani ya bu deve güdülecek ya da bu diyardan gidilecek...
Bu kadar basit...
Ülke koşulları Alanya’yı, tamamen turizme endeksledi...
Turist geldiği sürece, turizm iyi olduğu sürece Alanya var...
Turist gelmezse, turizm kötü olursa Alanya yok... Alanya perişan, Alanya bitik...
Turist, kaliteli ortam, kaliteli hizmet için geliyor...
Turist, temizlik istiyor...
Düzgün yollar, düzgün kaldırımlar istiyor...
Sağlıklı ve görkemli bir doğa, huzurlu bir ortam, yeşil bir çevre istiyor...
Alanya’yı yönetenler, Alanya’da yaşayanlar turistin bu beklentilerini karşılamak zorunda...
Ama bugüne kadar hem Alanya’da yaşayanlar hem de Alanya’yı yönetenler, olanı biteni at gözlüğüyle izledi...
Ve yine bugüne kadar turiste; “... Umduğunu değil, bulduğunu yer... Alanya’dan iyisini mi bulacak?... İşine gelirse...” mantığıyla yaklaştı...
Ama kazın ayağı öyle değil işte...
Artık turist de tur şirketleri de Alanya’ya muhtaç değil... Çünkü şu an Alanya’nın pek çok rakibi, pek çok alternatifi var.
Eldeki olanak ve koşulların yetersizliği nedeniyle “3. sınıf tatil kasabasına” dönüştürülen Alanya, yeniden cazibe merkezi olmak zorunda...
Alanya’da yaşayan, Alanya’da doğan veya Alanya’da karnı doyan herkes bunun için çalışmalı...
Bu bedeli de herkes sağladığı çıkar oranında bölüşmeli...”
Dendi…