Tasavvufi halk ozanı Kaygusuz Abdal (Alaeddin Gaybi) tarihin ilk önemli Alanyalısı olmalı. Alanya beyinin oğlu olarak 1341 yılında doğan Gaybi’nin yaşamını Menakıpname’de yazanlardan anlayabiliyoruz. Beyzadeliği terk edip, bir Bektaşi-Alevi dervişi (Abdal) olarak yaşamını sürdürdüğünü, çok güzel bir Türkçe ile aruz vezninde eserler yazdığını biliyoruz.

 

Kaygusuz ise, Gaybi’nin kullandığı mahlas. Bugün kullandığımız Türkçe’deki kaygı kelimesinden türetilen kaygısız ile eş anlamlı. Kaygusuz aynı zamanda, o çağda Anadolu’da esrar içenleri anlatmada da kullanılan bir kelime. Kaygusuz, babasının hır gür, entrika, yalan dolan içindeki siyasi yaşamından sıkılıp çareyi dervişlikte bulmuş ve Yunus Emre sonrasının en büyük halk ozanı olmuş olmalı.

 

Günümüzün kaygı yani anksiyete sorununa gelince; yaklaşık 700 yıl öncesinin çözümüyle bundan sıyrılmak çok kolay değil. Gaybi’nin, Alanya’daki dünya nimetlerinin talanında ve  paylaşım savaşında (o yıllarda da mutlaka olmalı!) tanık olduklarından sıtkı sıyrılmış olmalı. Gelgelelim, 2022 Türkiye’sinde sorun çok daha büyük; ülkenin lime lime gözler önünde parçalanıp ufalanıyor olmasını izlemek, bırakın kaygusuzluğa sığınıp derviş olmayı, insanı kaygı bozukluğuna itiyor. Yani, insan olan insanı!

 

Kaygı bozukluğunun temel özelliği, kişinin engelleyemediği aşırı bir endişesi ve kuruntulu beklentisi yani evhamı olması. Kişi sürekli potansiyel tehlike yaratan uyaranları, mesela Türkiye Cumhuriyeti Devletinin gözünün önünde parçalanması sürecini elinden hiçbir şey gelmeden izliyor ama diğer hoş uyaranları dikkate almıyor, alamıyor… 

 

İnanmayacaksınız ama bunun da bir iyi tarafı var! Kaygının büyüklüğü ve insanın denetiminde olamayışı yani ne yaparsa yapsın sonucunu değiştiremeyeceğine inanması, diğer, sorun diye tanımlamakta olduklarını unutturuyor. Büyük kaygı, ruhsal ve bedensel bozukluklara yol açma pahasına küçüğünü yutuyor.

 

Öte yandan, mesela Alanya’ya ilişkin yıllardır sorun diye dile getirilenlerin göz ardı edilmesi ve hatta katmerleşerek artmasından duyulan kaygıların ikinci plana atılması insanı ürkütüyor. Büyük kaygının verdiği duyu ve ruh bozukluğunun, bir tür “kaygusuzluk!” haliyle, şimdiye kadar önem verilen yerel sorunları düşünmeyi ötelemesi tuhaf geliyor. İnsanı  bu durumda, “Abdal olmak” ile “aptala yatmak” ikilemine sokuyor.  

 

Bir üçüncü şık da direkt aptal olmak. Yani ülkenin gidişatından hiçbir şekilde kaygı duymadan, ot çekmeye bile gerek duymadan kaygısızlığı sürdürüp, normal yaşamları devam ettirebilmek… Sosyal yaşamın her katmanında yer alan bu umursamazlar aslında en tehlikeli olanlar. Tiranların ancak onların desteği ile varlıklarını sürdürebildiklerinin farkında da değiller üstelik. 

 

Gün, 700 yıl önce Kaygusuz Abdal’ın yaptığı gibi, alıp başını gitmek günü değil. Gün, kaygısız aptallara uyanık olmalarını öğütleme, onları uyarma günü…